<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>lam u cim</title>
	<atom:link href="http://www.lamucim.com/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.lamucim.com</link>
	<description>Kaleme ve Ölüleri Dirilten İsrafili Gücüne Andolsun!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Sep 2010 23:43:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Diyanet Daha Cesur Olsun</title>
		<link>http://www.lamucim.com/?p=3476</link>
		<comments>http://www.lamucim.com/?p=3476#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Sep 2010 23:40:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yüksel Yılmaz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yüksel Yılmaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.lamucim.com/?p=3476</guid>
		<description><![CDATA[Bakalım hele, Ramazan ayından aldığımız terbiye sonraki aylarda da devam ediyor mu? Fakirler, yetimler, yoksullar hala aklımıza geliyor mu? Borçlulara hibeler yapılıyor mu? Para önemini yitiriyor mu? Empati yapılıyor mu?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu “Ramazan ve Kur’an” başlığı altında 09.08.2010 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın resmi sitesinde, “Kur’an’ın inmeye başladığı ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’nin içinde yer aldığı, rahmet ve bereket mevsimi bir Ramazan ayını daha idrak etmenin huzur ve mutluluğu içindeyiz” (1) şeklindeki giriş cümlelerinde bizim gelenekçileri uyardığımız uyarıyı hak ediyor. Diyanet İşleri Başkanı Kadir Gecesi’ni her Ramazan ayı içinde kutsal bir gece mi sanıyor? Vah başımıza gelenler… Fakat televizyonda açıkladı bunu. Aslında biliyor Kadir gecesinin Kur’an’ın inmeye başladığı o gece olduğunu. Fakat bu şuuru yazısına yansımıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu hep böyle oluyor: Şubat ayında Mevlid kandili vesilesiyle Kahire’de açılan Selahaddin Eyyubi Uluslararası Türk Okulu’nda düzenlenen etkinlikte 590 öğrenciye hitap ederken, “…Önce Kur’an gelip o Peygamberi bize tanıtmadı. Önce biz Peygamberimize inandık. Ona güvendiğimiz için Kur’an’ı Kur’an bildik. Peygamberimiz onu açıkladı. Kendi hayatıyla onu bize gösterdi. 14 asırlık mirası yok sayarak Kur’an ayetlerinden dini anlamaya kalkarsak, bugün modern dünyanın yaptıkları yanlışlardan bizler nasiplenmiş oluruz.” (2). Buna tam olarak katılmak mümkün değil. ‘Acaba gazeteciler yanlış kaydetmiş olabilir mi?’ diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Zira biraz araştırdığımda Sayın Başkan’la hemfikir sonuçlar elde ediyorum. Haber doğruysa katılmayışımın nedeni şudur:</p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an’ın muhatablarını “ilk muhatablar” ve “sonraki muhatablar” şeklinde iki kısma ayırabiliriz. Sonrakiler de kendi aralarında mesela “ilk muhatabla muhatab olanlar” ve “ilk muhatabla muhatab olmayanlar” ya da mesela günümüzdekiler için “modern muhatablar” şeklinde bir ayrım yapılabilir. Sayın Başkan gibi bir modern muhatabın ne haddine “Önce Kur’an gelip o Peygamberi bize tanıtmadı…” demek? Onu nerde gördük de önce ona inandık? Hayır, biz modern muhatablar olarak Kur’an’a bakınca mucizesinin ve mükemmelliğinin tesirinde kalıyoruz. Bunu bir beşer yazamaz diyoruz. Zaten başka inançlardan gelip Müslüman olanlar da Peygamberimizi tanımadan Kur’an’ın tesiriyle Müslüman oluyorlar. Hidayet Kur’an’da geliyor. Zaten Peygamber muhatablarına da tesir edemiyor, Kur’an’dan ayetleri okuduğunda hidayet gelirse sonuç alıyordu. Hz. Ömer’in nasıl Müslüman olduğunu hatırlayınız. Hem de ilk muhatab olduğu halde Kur’an’ın sözlerini işitince etkilenmişti. Şu halde bu ifade hem de Diyanet İşleri Başkanı olan bir modern muhataba yakışıyor mu? Devamı daha kötü: “Peygamberimiz onu açıkladı” derken hadislerle ayetleri açıklaması kastediliyorsa bu makamından da büyük bir gaftır. Ama elbette yaşayarak onu ilk muhatablara göstermiştir. 14 asırlık mirasın tarihi değeri var diye içindeki hurafeleri de almak zorunda değilim. Yıllanmış da olsa şarap haramdır. Mademki din Maide suresinde de geçtiği üzere daha Resul’ün sağlığında tamamlanmıştır, elbette dini yalnızca Kur’an ayetlerinden anlayacağız.</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat yine de internetteki resmi sitesi dışında televizyonda şahsi açıklamalarını izlemeden hakkındaki olumsuz düşüncemi gözden geçireyim dedim. O da nesi? Gayet iyi. Bu yazılanlardan yola çıkarsak neredeyse tam tersine… Öyle hurafeci biri değil. Aslında biliyor Kadir gecesinin Kur’an’ın inmeye başladığı “o gece” olduğunu… Fakat sitesinde yazılanlara neden yansımıyor?.. Hani bazen adını burada zikretmek istemediğim bazı müftülerin tartışmalarımızın sonunda özellikle biz bizeyken “yahu aslında haklısınız, ama anlayın işte cemaate bunu açıklayamıyoruz, cahilane tepkileri olabiliyor…” diyorlar ya bize. Sonra biz de cevaben diyoruz ya, “biz de gerçekleri söylediğimiz zaman da size gelecek tepkileri biz alıyoruz…” Bilgisiz halkın şu sorusuna ne diyeceğiz peki: “Madem doğruyu söylüyorsunuz Diyanetçiler neden başka türlü söylüyorlar o zaman?..” Ne diyelim peki? “Sizden korkuyorlar” mı diyelim?</p>
<p style="text-align: justify;">Ona göre, “Ramazan, iftar sofrası misali sahip olunan nimetleri paylaşmanın, hayırda yarışmanın, yaraları sarmanın, düşeni kaldırmanın, insanların derdiyle dertlenmenin içtenlikle ve ibadet duygusu ile yaşandığı bir aydır.” Diğer aylarda içtenlikle ve ibadet duygusuyla nimet paylaşmak, hayırda yarışmak, yaraları sarmak, düşeni kaldırmak, insanların derdiyle dertlenmek olmuyorsa, vah bizim halimize –ki zaten öyle- on bir ay boyunca atalet, bencillik, hayırsızlık, yardımsızlık, şefkatsizlik hâkim… Bütün bunlar için Ramazan ayını mı bekleyeceğiz?.. “Ramazan ayında ihtiyaç sahiplerinin yanında olmak, sıkıntı içinde olan insanlara yardım elini uzatmak…” diye bahsettiği zaten her zaman yapılması gereken vicdani yardımlardır. Ramazan ayını yardımseverlik ayı olarak telakki etmek diğer aylardaki bencilliğimizden kaynaklanmaktadır. İbadet açısından Ramazan ayının tek münhasır özelliği farz olan savm (oruç) ayı olmasıdır. Aslında bunu kendisi de biliyor…<br />
Diyor ki, “Milletimiz asırlardır bu coğrafyada Ramazan’ın getirdiği bereketten yararlanmayı bilmiş, dostluk, kardeşlik, komşuluk ve misafirperverliğin en güzel örneklerini bu ayda sergilemiştir.” Diğer aylarda sergilememekle sanki halt ediyormuşuz gibi…<br />
“Ramazan Kur’an ayıdır…” derken işte burada ani bir fren yapmak gerekiyor. Kur’an’ın hiçbir sayfasında Ramazan ayının Kur’an ayı olduğuna ilişkin bir ifade yoktur. Aksine Kur’an bizim değil her ayımızı, değil her haftamızı, her günümüzü doldurmalıdır. Zira Kur’an’a aykırı tek bir ameli on bir ayda bir gün bile yapmamız caiz değildir. Çünkü Kur’an bizim her anımızı kuşatır ve bir an bile sorumluluklarımızdan kopamayız.<br />
“…bu ayda Hazreti Peygamberin sünnetini, güzel ahlâkını ve örnek hayatını daha yakından tanımaya, bilgimizi artırmaya çalışmalıyız.” Ama bu ayda. Ona göre… Sayın Bardakoğlu’nun pekâlâ iyi bildiği bu konu buraya da yansımıyor. Bu durumda sitedeki yazılarına mı güvenelim, televizyondaki konuşmalarına mı?</p>
<p style="text-align: justify;">Sayın Başkan’ın, “…rahmet ve mağfiret ayı…” olarak nitelediği Ramazan ayında ihlâssız bir şekilde istiğfar eden biri, Ramazan dışındaki mesela pek övülmeyen zavallı (!) Rebiülâhir ayında pişman olarak ve istiğfarını bozmayarak tövbe etse gene mi Ramazan ayındaki istiğfarı önemli olacaktır? Kur’an’dan da bellidir ki Allah aylara ya da haftalara değil, kalplere bakıyor. Gerçekten pişman olmuşsa affediyor…<br />
Sayın Başkan Ramazan ayının “…başta ülkemiz insanı olmak üzere, tüm inananlar ve insanlık için hayırlar getirmesini, insanlığın dirlik ve düzenliğine, barış ve esenliğine vesilesi olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum” diyor ama, hayır. Bu Ramazanlar ümmete de insanlığa da bu haliyle katkıda bulunmuyor. Sünni ve Şiiler arsında kan gövdeyi götürüyor… Birbirlerini tekfir edenlerin haddi hesabı yok… Ümmet paramparça olmuştur. Bayramlarda bile Müslüman cemaat ve tarikat liderleri nefs-i emmarelerini bir kez olsun yenip de birbirlerinin malikânelerine bayramlaşmak için gitmemektedirler. Hepsi tebrikleri kabul eden birer yüce merciidirler. Hepsi ellerini öptürmeye beklemektedirler. Kime gidilirse diyecekler ki, “Bak Falanca Hazretleri Filanca Hazretlerini kabul etmiş, demek ki Falanca Hazretleri daha büyük evliya…”<br />
Farsça “oruç” sözcüğü bile Kur’an’daki “savm” sözcüğünün yerini almıştır. Terminolojimizde Kur’an’ın yeri yoktur. Kur’an’daki “Nebi” ye bile Farsça “Peygamber” demeye, Kur’an’daki “salât” a bile Farsça “namaz” demeye daha çok alışığız. Özgün kültür ve gelenekler dinimizden çok bizi donatmış, dinimizin içine girerek hurafe ve bid’atları sokmuş, uydurma rivayetler ve keyfi içtihatlar sebebiyle sokulduğu yerde barındırılmıştır.<br />
Sahurda ve iftarda tıka basa yemek içmek öğretilmiş ki gündüzün sıkıntı çekmeyelim. İyi de açlık ve susuzluk çekmeyeceksek nasıl empati yapıp şefkatimizi artıracağız? Sigara içenler zaten eyvahlık… Garibanın açlığını düşünmek de neyin nesi? “Akşam olsa da bir sigara yaksam” diye bekliyor… Savm ibadeti insanları daha çok sabırlı edeceğine, bir ibadet değil de salt açlıktan müteşekkil olduğu için aksine öfkeli yapıyor: “Git işine zaten oruç başıma vurmuş kafanı kırdırma bana…” Oruç başa vurup insanları sinirlendiren ve kavgayla sonuçlandıran zararlı bir şey midir yoksa sen mi ot kafalısın?.. İftarda midesini iyice doldurduğu için 33 rekât teravih egzersizleriyle midesini rahatlatıyor. Allah Resulü böyle mi yapmıştır? Bu onun için çok da önemli değil çünkü herkes böyle yapıyor ve bu da ona yetiyor… Diyanetin mealinde bile ayet, “…beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yiyin…” (3) dediği halde bizde maalesef ayırt edilmeden ezan okur. Tedbirli olalım derken ayete bile uymuyoruz. Bir şey yapalım derken elimize yüzümüze bulaştırıyoruz…</p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an’a göre “israf haramdır” (4), ama bunlara göre hem de din adına olursa haram değildir. Her cumaya bağlayan gece, kutsal geceler ve bir ay boyunca Ramazan ayı geceleri cami şerefelerini donatan ve camilerin diğer bazı muayyen yerlerindeki ışıklar sürekli yanar dururlar. Hele camileri süsleyen mahyaların ışıklarının israfı… Bu ışıklara giden israf yerine elektrik borcunu ödeyemediği için icralık olan dar gelirlilere yardım edilsin. Hayır, yok o 11 ayın sultanı… İlle sultan olacak bir ay arıyorsan hayatın boyunca en takva olduğun tövbekâr bir ayın varsa odur sultan… Bugün hala tövbekâr değilsek ömrümüzde tek bir ay bile sultan değil demektir. Anlamını yani mesajı bile bilmeden alelacele bir okumadan müteşekkil bir teravihle tatmin olmak ona yetiyor… Ayet Fatiha suresi’nde, “ancak senden yardım dileriz” dediği halde, bu zavallılar Oruç Baba türbesine giderek ortak koştukları o aciz ölüden medet umarlar… Kur’an’a göre Resulullah (as) hayatında bir kez olsun bayram namazı diye bir şey kılmış mıdır? Hayır… Diyanet bunları biliyor. Fakat bundan bahsetse cemaat hesap soracak…</p>
<p style="text-align: justify;">Bakalım hele, Ramazan ayından aldığımız terbiye sonraki aylarda da devam ediyor mu? Fakirler, yetimler, yoksullar hala aklımıza geliyor mu? Borçlulara hibeler yapılıyor mu? Para önemini yitiriyor mu? Empati yapılıyor mu? Tevazumuz artıyor mu? Göbeğimiz azalıyor mu? Sofraya oturduğunuzda aç olanlar düşünülüp sofradan doymadan kalkılıyor mu? Nefsin hala terbiyesiz olduğu görüldüğünde Ramazan ayı dışındaki günlerde savm edilmeye devam ediliyor mu?<br />
Diyanetin mealinde bile ayet, “Sayılı günlerde olmak üzere (oruç size farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder ” (5) buyurduğu halde âlim müsveddeleri orucu bozanlar hakkında 61 gün ceza orucu icad etmişler. Amaç caydırıcı olmak, ama sonuç Kur’an’la alakasız bir icad. Hem de apaçık beyana rağmen bu ne cüret?.. Sanki çözüm bulmuş gibi. Diyorsun ki, hayır, kaç gün tutamadıysa o kadar gün tutacak. Bu sefer de “bile bile oruç bozanlar için” diyor. Yahu bu ne acınası bir mantık yürütmedir… Bile bile oruç bozulur mu? “Ya bozarsa?..” diyor bu sefer. Yahu olmaz, bozamaz, hem de bile bile bozamaz, asla bile bile bozamaz… “Yahu” diyor, “adam bozdu, ne olacak, diyelim ki bozdu, buna rastlıyoruz biz.” Sanki bir Müslümandan değil de başka birinden bahsediyormuşuz gibi sürüp gidiyor… Özellikle “bozamaz” diye sözü uzatıyorum ve sonunda asıl bomba patlıyor: Kur’an’da 61 gün diye bir ceza yok, bile bile bozma da yok. Ama bu durumda şu var: Gerçek bir pişmanlıkla tövbe etmek. Böylece bir daha da bozmayacağı anlamına gelir; aksi takdirde Allah’a verdiği sözü tutmazsa tövbe olmuş olmaz. Mademki Kur’an bağışlanma şartı olarak “tövbe” diye bir çözüm getirmiş, bu ne idüğü belirsiz “61”, tövbeye karşı bir alternatif midir?<br />
Bütün bunları başta Diyanet İşleri Başkanı’nın çeşitli vesilelerle anlatması ve anlattırması gerekirken, hem de gerçekleri anlatırken para kazanmayan bize mi iş düşüyor? Evet, biz gerçekten de sadece Allah rızası için anlatıyoruz. Ama onlar bu ibadetten para kazanıyorlar? Düşünsenize namaz kılarak para kazanıyorsun, oruç tutarak para kazanıyorsun, herhangi bir ibadet ederken diğer yandan para kazanıyorsun… Oh ne ala memleket… Allah’ın tamamladığı dine katılan hurafeleri ayıklamazsanız aldığınız para helal olmaz. Sadece Allah rızası için bile yapılacak ibadetlerden (işlerden) dünyanın parasını kazananlar hiç olmazsa gerçeği anlatarak para kazansınlar. Dinde olmayan şeylerle dinden para kazanmak helal olur mu? Zaten şu dinde profluğu, doçentliği de anlayabilmiş değilim ya neyse. Bu proflar Hz. Bilal-i Habeşi’ye ne öğretebilirlerdi dersiniz? Hatta bu proflar Resul döneminin en ümmi olanına bile sorumlu olduğumuz ne öğretebilirlerdi?.. Kur’an vahyedilen mesajları hakkıyla bilen herkese âlim demiyor mu? Diyor. Peki, o zaman bunu hakkıyla bilmeyip çelişkili ve zaten çoğu kopya tefsir ve mealleri hazırlayanlar neyin nesidirler? Hele ki Kur’an dışında hiç de sorumlu olmadığımız din adına piyasaya sürülenlere vakıf olanlar da mı âlimdirler? Bu ne curcuna?.. Proflar basit konularda bile birbiriyle anlaşamıyorlar ve bizleri üzüntüyle karışık güldürüyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Şu beş sorunun cevabı nedir? :<br />
</strong>1. Diyanet İşleri Başkanı’nın bu ibadeti yaparken maaşı ne kadardır?..<br />
2. Ülkemizde Allah’ın kelamı olan Kur’an-ı Kerim neden parayla satılıyor?!<br />
3. Doç. Nihat Hatipoğlu, Kur’an’a aykırı hurafeleri Star TV’de kaç paraya anlatıyor? ):<br />
4. İşin içine para girdi mi bize ne oluyor?..<br />
5. Diyanet hurafeler konusunda Allah rızası için daha cesur olamaz mı?<br />
<strong>NOT:</strong> Sayın Bardakoğlu, 09.08.2010 tarihinde yaptığı Ramazan’la ilgili basın açıklamasının bir yerinde şöyle der: “10 Ağustos Salı günü Greenwich saatiyle 03.08 de Kavuşum (İçtima), aynı gün 15.13′de de Ru’yet olacak ve hilal ilk defa Hind Okyanusunda Güney Afrika’nın doğusundan itibaren görülmeye başlayacaktır. 10 Ağustos 2010 Salı günü Ankara’da ay ile güneş aynı anda, Mekke’de ise ay güneşten 11 dakika sonra batacağından ve güneş battığı anda hilal Mekke’de 1°52′ ufkun üstünde, Ankara’da ise 23′ ufkun altında bulunacağından Ankara ve Mekke’de hilal görülemeyecektedir. 11 Ağustos 2010 Çarşamba günü ise ay güneşten; Ankara’da 32 dakika, Mekke’de 55 dakika sonra batacağından ve güneş battığı anda hilal Mekke’de 11° 41′, Ankara’da 5° 24′ ufkun üstünde bulunacağından Ankara ve Mekke’de hilal görülebilecektir.” Demek ki Türkiye’de hilalin görülüp görülmemesi problem değildir. Bilimin nimetinden yeterince yararlanılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kaynaklar: 1. http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru–7043.aspx 2. Zaman Gazetesi, 26 Şubat 2010 3. (2/187), 4. (4/6, 6/141, 7/31, 17/26–27, 25/67) 5. (2/184)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.lamucim.com/?feed=rss2&amp;p=3476</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>12 Eylül’de yasaklanan millet aklanacak</title>
		<link>http://www.lamucim.com/?p=3469</link>
		<comments>http://www.lamucim.com/?p=3469#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Sep 2010 19:43:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf KAPLAN]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.lamucim.com/?p=3469</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye, sosyal sözleşmesi olmayan, hatta öznesi olmayan ender ülkelerden biri. O yüzden Türkiye&#8217;de yapılan anayasalar, &#8220;baba&#8221; ve zorba yasa/k/cılar tarafından yapılmış ve millete de dayatılmıştır. Aslına bakacak olursak, ilk defa milletin anayasa yapmasına olmasa bile, anayasa yapma iradesi göstermesine tanık olacağız 12 Eylül&#8217;de. Burada sözkonusu anayasa değişikliğinin görece küçük bir paket olması o kadar önemli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Türkiye, sosyal sözleşmesi olmayan, hatta öznesi olmayan ender ülkelerden biri. O yüzden Türkiye&#8217;de yapılan anayasalar, &#8220;baba&#8221; ve zorba yasa/k/cılar tarafından yapılmış ve millete de dayatılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aslına bakacak olursak, ilk defa milletin anayasa yapmasına olmasa bile, anayasa yapma iradesi göstermesine tanık olacağız 12 Eylül&#8217;de. Burada sözkonusu anayasa değişikliğinin görece küçük bir paket olması o kadar önemli değil. Asıl önemli olan şu: Millet, ilk defa içeriği veya kapsamı ne olursa olsun, anayasa konusunda kendisine sorulan bir özne hâline geliyor. Evet, ilk defa olan bir şey bu. </strong></p>
<p style="text-align: justify;">12 referandumu bir yana, gerçek anlamda Öznesi yok Türkiye&#8217;nin hâlâ. Siyaseten iktidar olmak, halkın yarıya yakınının oyunu alarak 8 yıl ülkeyi yönetmek, milletin devleti yönettiği anlamına gelmiyor. &#8220;Meclis&#8221; demek olan milletin ya da millet demek olan meclisin iradesi her şeyden önce üç kez askerî darbelerle bir gecede sona erdirildi bu ülkede. Bir kez de hadım edildi yine silah zoruyla ve zorbaca yöntemlerle.</p>
<p style="text-align: justify;">Sivil ve sivil olmayan yüksek bürokrasiye yön veren irade, milletin iradesi değil, elitlerin / azınlıkların iradesidir. Bu azınlık ve dogmatik irade, milletin iradesinin temsil ve tenkil yeri olan meclis&#8217;in beynine ve zihnine zincir vurabiliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Mesele sadece yargı değil. Mesele Türkiye&#8217;de milletin iradesinin çok daha genel anlamda ve kapsamlı olarak ipotek altına alınmış olmasıdır. Hem küçük bir azınlık tarafından.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Dünyanın hiçbir büyük ülkesinde küçük bir azınlık o ülkenin kaderiyle oynayacak konuma gelemez, gelmemiştir. Ama Türkiye&#8217;de gelebilmiştir. Koskoca bir medeniyet çökertildikten sonra, bu ülkenin yeniden tarih sahnesine çıkmasını mümkün kılacak medeniyet iddiaları yok edildi Türkiye&#8217;nin: Bunun için, din hadım edildi; dil, tanınamaz hâle getirildi; sekülerlik / neo-paganizm biçimleri bütün kesimlerde milletin tek vazgeçilmez dini hâline getirildi.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye&#8217;de milletin iradesini ipotek altına alan azınlık, bu milletin omurgasını oluşturan unsurların bir parçası değil. Hâriciye&#8217;de yoğunluklu olarak görülebileceği gibi Türk, Kürt, Çerkez, Arap değil; Balkan kökenli ergenekoncuların yoğunlukta olduğu bir şebeke bu. (Burada Balkan kökenli, tertemiz insanlarımızı, kardeşlerimizi rencide edecek bir şey söylemediğimi vurgulamak zorundayım. Irkçılığın, etnik ayırımcılığın her türlüsünü lanetliyorum).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Dünyanın hiçbir büyük, tarih yapmış ülkesinde, o ülkenin aslî unsurlarının devre dışı bırakılıp, ülkenin inanılmaz küçük bir azınlık tarafından her bakımdan kontrol altına alındığı başka bir ülke yok. Bu şebeke, yoğunluklu olarak masonlarla birlikte çalışıyor. Bu şebeke, Türkiye&#8217;nin bazı alevî-laik üst kesimlerini kolaylıkla markaja almayı başarmış durumda.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İnsanları etnik kimliklerinden ya da inançlarından ötürü kınıyor, yargılıyor filan değilim. Her ikisini yapmaktan da Allah&#8217;a sığınırım.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama dünyanın hiçbir ülkesinde yaşanmayan ama yalnızca bizde yaşanan ürpertici bir olguya dikkat çekiyorum: Bu ülkenin omurgasını oluşturan unsurların içinde yer almayan ve Türkiye&#8217;yi içerden çökertmeye çalışan bir şebekeden bahsediyorum: Bu şebekeye bugün Ergenekon şebekesi deniyor. Ama ergenekon&#8217;la sınırlı değil yalnızca. Taa Meşrutiyet yıllarına kadar gider bu şebekenin kökleri.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu şebeke devleti ele geçirdiği için, (devletin zaten ele geçirildiğini ifşa ve ilan edercesine, tam bir panik psikolojisiyle, &#8220;devleti ele geçirmeye çalışıyorlar&#8221; diye yaygara kopartıyor) meclisin milletin önünü açacak girişimlerinin hepsini tıkıyor, engelliyor veya etkisiz hâle getiriyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bu ülkede milleti yasaklıyor. Bu ülkede yasaklanan şey, bütün çağrışımlarıyla, millet olmuştur. Milletin bu ülkenin geleceğinde -bürokrasisinde, askeriyesinde, hâriciyesinde vesaire- söz sahibi olması yasaklanmıştır. Hâlâ başartüsünün üniversiteye, kamu kurumlarına giremediği tek ve son komünist veya faşist ülke Türkiye&#8217;dir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;">12 Eylül referandumu, milletin iradesinin önünü açacak&#8230; Milletin iradesi, gerçek anlamda idareye vaziyet edince, bu millet kendisiyle, birbiriyle uğraşmaktan, yapay, sahte sorunlarla boğuşturulmaktan, birbirine düşürülmekten kurtulacak, Türkiye ancak o zaman önüne bakabilecek ve Yeni Türkiye ancak ondan sonra ufukta görünmeye başlayacak.</p>
<p style="text-align: justify;">Yenişafak-03/08/2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.lamucim.com/?feed=rss2&amp;p=3469</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Her Şeye Karşı Çıkma Sendromu</title>
		<link>http://www.lamucim.com/?p=3429</link>
		<comments>http://www.lamucim.com/?p=3429#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Sep 2010 19:15:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktibas]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Aydoğdu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.lamucim.com/?p=3429</guid>
		<description><![CDATA[Hakim sistemin dayatmaları, yaşadığımız coğrafyanın önemli bir sorunudur ve totaliter zihniyet legal siyaset alanını oldukça daraltır. Kronik ve aşamadığımız bu dayatma Kemalizm’dir ki, Kemalizm ile hesaplaşmadan yapılacak bütün çalışmaların akim/yetersiz kalacağını herkes biliyor. Sistem içi argümanlarla sistemi geriletmeye çalışan faaliyetler şunun farkına varmalıdır ki, uzlaşma olarak algılanabilecek bu faaliyetler sizde eksen kayması oluşturabilir. Zira söylemlerdeki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Hakim sistemin dayatmaları, yaşadığımız coğrafyanın önemli bir sorunudur ve totaliter zihniyet legal siyaset alanını oldukça daraltır. Kronik ve aşamadığımız bu dayatma Kemalizm’dir ki, Kemalizm ile hesaplaşmadan yapılacak bütün çalışmaların akim/yetersiz kalacağını herkes biliyor.<br />
Sistem içi argümanlarla sistemi geriletmeye çalışan faaliyetler şunun farkına varmalıdır ki, uzlaşma olarak algılanabilecek bu faaliyetler sizde eksen kayması oluşturabilir. Zira söylemlerdeki kapalılık kitle üzerinde dönüştürücü etkiye sahiptir. Yine de bu kimliğini açıkça belirleyerek , uzlaşma ve yaranmadan legal alanda yapılabilecek bir şey yoktur anlamına gelmez. Sistemin bir depolitizasyon bir amacı da, daraltılmış alandan kaçmanızı sağlamaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Totaliter sistemler uzun süre baskıcı yapılarını devam ettiremezler, bu suyun önünü kesmeye çalışmak gibi boş bir çabadır. Suyun yönünü değiştirecek, kanalize edilecek çalışmalara dönüşmezlerse tarih sahnesinden çekilmeleri daha sert ve yıkıcı olur. Bu kanalize çalışmaları aynı zamanda kendilerini de revizyona uğratır ve yeni dünya düzenlerine adapte olurlar.<br />
Kemalizm içinde söz konusu revizyonlar 3-4 defa vuku buldu. 19 Yüzyılın bütün totaliter sistemleri tarih olurken Kemalizm’in hala tahakkümünü sürdürmesi bu revizyonlara, dönüşümlere ve yeni dünya düzenleri içerisindeki dengelere bağlı kalarak gerçekleşti.<br />
1930’ların dünyası Faşist ve totaliter sistemlerin, karizmatik Liderlerin dünyasıydı. Tek parti döneminde bu söylem etkili olsa da, derinden derine kapitalist sistem entegrasyonu işliyordu ve bu entegrasyon daha 1925 İzmir İktisat Kongresinde şekillenmişti. Devlet erkinin söylemleri ile uygulamaları ciddi tezat oluştursa da egemenler iktidarlarını devam ettirdiler. Ünlü “Bu memlekete Komünizm gelecekse, onu da biz getiririz” sözü bunun göstergesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci dünya savaşından sonra konsept değişti. CHP, DP’den önce bu değişimi yapmaya çalıştıysa da halk güvenirliği olmadığından bunu DP gerçekleştirdi. DP gerçekte CHP içerisinden çıkan ve Kemalizm ile hesaplaşma gayesi olmayan bir hareket olması, CHP çatışmasına engel değildi. Sosyalist ve İslami kesimler bunu okudukları halde, başlangıçta DP ye destek verdiler. Bir zamanlar kıyasıya mücadele ettiğini sandığı yapılara entegre olmak çoğu sistemin başına gelen sosyal determinist bir kuraldır.<br />
1970’li yılların revaçta eğilimi siyasette sosyal demokratlık, ekonomi de kapitalist pazardı. Kemalizm burada bölünerek her iki akıma da uyum sağladı. Günümüzde de etkisini sürdüren sağ ve sol Kemalist zihniyet belirginleşti.</p>
<p style="text-align: justify;">Dönüşüm son aşamada global, liberal kapitalizm’e evrilirken AKP hareketi doğdu. AKP’nin önemli oranda milli görüş geleneğinden gelen kökenleri Kemalizm ile hesaplaşma geleneğinden geliyordu. Buna rağmen, Milli Görüş hareketi özde “Kutsal Devlet” anlayışına sahipti ve bu nedenle radikal tavırları törpülenmiş Kemalizm ile uzlaşması bu anlayışın genlerinde vardı. AKP Söyleminin değişmesi ile kendi dejenerasyonuna da önemli oranda engel olamadı. Bu hesaplaşma eğilimi tutarlı ya da tutarsız militer ve bürokratik kadroların sivri uçlarına yönelik devam etmektedir. Bir çeşit “Kutsal İttifak” içinde hesaplaşmayı Liberalizm’e dönüştürme çabalarına karşılık, parti içinde derinden mücadele belli oluyor. Bir takım cemaat yapılarının bunu kendi kriterlerin çerçevesinde şekillendirmek istediği belirgin. Radikal bir tabirle bu revizyonizm/bozulma tespiti doğru olsa da, aralarında çatıştığını görmemiz gerek.</p>
<p style="text-align: justify;">Süreç içerisinde, ya değişim isteyenler yıpranır/entegre olur, ya da değiştirmek istedikleri totaliter yapıyı çözerler. Her iki hal belli oranlarda gerçekleşse de, ikinci durum bir taşma noktasında kendini süblimleştirir/ani ortaya çıkarır. Sovyetlerin Glastnost-Prestroyka sürecinde gelinen noktaya dikkat çekelim. Sonuçta Lenin heykelleri yerlerde sürüldü ve Komünist ideoloji ile hafiften hesaplaşıldı.<br />
Totaliter sistemlerin zulümleri, süreklilik kazanamadığından zamanla gevşemeye başlar. “Bir ülkeyi küfür ile yönetebilirsiniz ama zulüm abad olmaz” ilkesi genel geçer kuraldır. Buna karşı mücadele de kararlı davranamayanlar da yozlaşmaya daha meyyaldir.<br />
Zulüm ve yozlaşma ile mücadele, aynı şekilde ve aynı tavırlarla olmaz. Yozlaşmanın öğütücü etkisini hisseden ona karşı önlem alacak olgunluk ve ahlaki yapıyı oluşturamayanlar, genellikle kontrolü kaybederek müzmin bir muhalefet sendromuna kapılırlar. Tecrübelerle sabittir ki bu sendroma kapılanlarda ciddi bir adalet anlayışı problemleri de mevcuttur.</p>
<p style="text-align: justify;">Küfre/cahiliyeye ve yozlaşmaya karşı mücadele şekillendikçe sistem direnerek zulme dönüşür. Burası önemli bir noktadır, bütün nebevi ve tevhidi hareketler cahiliye ve yoz sistemlere mücadeleleri şiddet içermezler, ta ki zulme dönüşmesi ile izin gelir.<br />
“…Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur. 2 Bakara 193<br />
“Zulme uğrayan kimselere savaşmaları için izin verildi. Allah, onlara yardım etmeye elbette kadirdir.” 22 Hac 39<br />
“İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap Ehliyle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin.” 29 Ankebut 46</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Reel Şartları Okumak</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<div style="text-align: justify;"><strong></strong></div>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p>Muhaliflerin değişim sürecine katkıları olabilir mi?<br />
Tamamen değişimi görmezden mi gelecek, değişime adapte mi olacaklardır?<br />
Değişimi okuyarak, doğruya doğru, yanlışa yanlış diyerek, organik bağ içermeden ve siyaseti buna endekslemeden tavır almak mümkün mü? Adapte olmadan, duyarsız kalmadan, kendi duruş ve hedeflerini değiştirmeden nasıl müdahil olabiliriz?<br />
Kimden gelirse gelsin, zulmü geriletecek bir faaliyet var, örneğin CHP başörtüsünü serbest bırakmak için, MHP darbeci girişimleri önleyecek ya da BDP özgürlükleri genişletecek, AKP militer-bürokratik yapıyı zayıflatacak bir öneri verdi. Alınacak tavır tamamen konum ve işlerliğimize bağlıdır. Potansiyel/kitlesel bir yaptırım gücünüz varsa, muhatap alınmadıkça muhalefet de edebilirsiniz. Süreç, toplumu dejenere edecek, çözecek ve sisteme entegre edecek şekilde işliyorsa olumsuz tavır da alabilirsiniz. Ya da bütün bunları süspanse edecek önlemleri alabileceğinize güveniyorsanız, toplum yararını gözeterek destekte verebilirsiniz. Bu tavırlar kendi sürecinizi işletmenize engel olmayan esnek tavırlardır. Sivil toplum örgütleri genellikle daraltılmış siyasi arenada siyasi partilere nazaran daha az siysem vesayeti altındadırlar. Siyasi bir partiye entegre olduklarında, önemli oranda fonksiyonlarını kaybederler.<br />
Eğer esnek tavırlar yerine sert siyaset takip edecekse, suni algılanan siyasetin bütün gündemlerine ilgisiz kalınacaksa “Sivil İtaatsizlik” gibi etkin faaliyetler de mümkündür. Bu tip hareketlenme mevcut legal siyaseti tamamen tıkayacak faaliyetlerdir. Eğer buda yapılamıyorsa ilgisizlik, etkisizliğe ve toplumdan kopmaya neden açar.<br />
Arayışlar, bazı hareketlerin sizi aforoz etmesine neden olur, fazla önemsemeyin. Bu metodun itikadileştirilmesinden kaynaklanan bir sorundur. Ve bu düşünce tarzında, Rum’un galibiyetine sevinmenin anlamı kalmaz. Yine Kitabın bütün uyarılarına, ihanet ve yozlaşmalarına karşı Yahudilerin (Ehli Kitab’ın) Müşriklere karşı neden üstün tutulduğunu da anlayamaz.<br />
Allah elçisinin, ilkelerinden asla taviz vermeden Ebu Talip safında yer almasını okuyamıyor muyuz? Himaye mevzuunu hangi itikadi zemine oturtuyoruz?<br />
Kaldı ki, günümüz sistemlerinde Himaye dahi kabul etmeye gerek kalmadan siyasi tavırlar belirlemek mümkün. Kimliğini açıkça belirlemiş, söylemi ile kriterleri ile apaçık bir hareket reel siyasetteki belirli tavırları alabilir. Bu tavırlar siyasi manevralar olarak algılanmalı değişkenliğe de açık olmalıdır.<br />
<strong>Kriterlerin ve Şartların Fıkhileştirilmesi<br />
</strong>İslam tarihinde yanlış mecraya çekilmiş, “Nasih-Mensuh” ve “Takiyye” kavramları bu sorunlar etrafında oluşmuş kavramlardır.<br />
“Nasih,Mensuh” klasik tartışmadaki gibi, hüküm kaldırma ya da iptal etme değil, alternatif hükümlerin hangi şartlarda ve hangi aşamada uygulanacağını gösteren bir kavramdır.<br />
Takiye yalan, yağcılık ve vesayet altına girerek yürütülen siyaset değildir. Takva/sağlam durmak, korunmak kelimesinden türeyen “Takiyye”, baskı ve zorlayıcı etkenler altında bazı şeyleri ertelemek, aşırı baskı altında gerekirse yeraltına çekilmek, imha/yok olma tehlikesi altında kendini ve söylemlerini belirli süre gizlemektir.<br />
<strong>Referandum Üzerine</strong><br />
12 Eylül 2010 Pazar günü, Anayasa değişikliği için halkoylaması yapılacak. Çeşitli kesimlerin yaklaşım farklılıkları olacağı muhakkak.<br />
Öncelikle bu halk oylaması şekil ve içerik itibarı ile İslami kesimlerin ve diğer Sivil Toplum Örgütlerinin doğrudan inisiyatifi ile oluşmadığı söylenebilir. Öneride ideolojik dayatmalarla ilgili bir değişiklik yok. Buna karşılık Sivil Toplum Örgütlerinin sistem işleyişini zorlayıcı etkileri, değişimi zorlar. Bu zaviyeden bakıldığında, inisiyatifimiz etkin olmasa da bir derece etkisinden söz edilebilir.<br />
Referandum, kasıtlı olarak AKP’nin güven oylamasına kaydırılıyor ki, bu bütün siyasi partilerin işine geliyor. Yine referandum, 12 Eylül darbesi ile hesaplaşmak olarak algılatılmak isteniyor. Belki psikolojik olarak bu anlama gelse de, nesnel olarak ciddi bir 12 Eylül eleştirisi yok.<br />
AKP, belki aşama aşama gerçekleştirmek istediği süreçte büyük yanlışlar yapmaktadır. Aldığı oy oranı ve parlamenter temsil gücünün yettiği durumda ( beklide darbe korkusu ile) YÖK gibi Anayasa Mahkemesi gibi kurumları kökten kaldırmaması, HSYK gibi bürokratik çeteleri etkisizleştirecek yasal değişimleri gerçekleştirmemesi bir hatadır. Muhtemelendir ki iktidarını korusa bile, aynı güç oranına bir daha ulaşamayacak ve bu imkanlara tekrar sahip olamayacaktır. Yine son süreçte Referandumu haklar- özgürlükler zaviyesinden çok kendine güven oylamasına çekip, Ülkenin klikleşmiş siyasi partileri ile bilek güreşine çevirmesi, çeşitli kesimleri potansiyel oy rakibi görerek dışlaması referandumdan “Hayır” sonucu çıkmasına neden olabilir. Bu da Militer ve bürokratik güçlere halk desteği çıktı şeklinde algılanacak ve durumu daha da kalıcılaştıracaktır.<br />
Bizim açımızdan ise; Referandum üzerinden bir mücadele tarzı ve siyaset ekseni oluşturmak anlamsızdır, ama sonuçların da bizim hareket sahamızı etkileyeceğini görmezden gelemeyiz. Özgür-Der’in “Kur’an Nesli” oluşturmak ve “Şahitlik Yapmak” şeklinde tanımlanan birincil hedefleri bu konu ile doğrudan bağlantılı olmamasına karşılık, yolda karşılaşılan De Facto/Fiili durum görülmeli ve alınacak tavır değerlendirilmeli/tartışılmalıdır.<br />
<strong>Anayasadaki Değişiklik Maddeleri<br />
Değişiklikler ne getiriyor, ne götürüyor?</strong><br />
Nesnel olarak incelendiğinde, yapılan değişiklikler üç ana gurupta toplanabilir:<br />
<strong>1-</strong> Anayasa mahkemesi, HSYK ve Danıştay gibi kurumların yapıları üzerindeki değişiklikler, parlamenter siyasetin elini güçlendirmektedir. Mevcut durumda ise militer ve bürokratik yapı avantajlıdır. Genel bir yaklaşımla merkezi yapı, ideolojik yapı değişmese de zayıflamaktadır.<br />
Ayrıca bu tip bürokratik kurumlarda sayı arttırılması ve seçilmelerinin sadece kendi kontrollerinden çıkarılıp yayılması ile (Madde 146 ve 159), totaliter çetelerin etkinliğini azaltmaktadır. Buna karşılık Cumhurbaşkanlığı otoritesi fazlaca arttırılıyor ki bu kişi merkeziyetçiliğine kayma problemli.<br />
Diğer yandan Anayasa Mahkemesi üyelerinin ömür boyu (65 yaşına kadar) görevde kalması engellenerek (Madde 147) bürokratik/oligarşik oluşlum engelleniyor. Yine Bürokratik kurumların içindeki Yüce Divan kararlarının yargıya açılması (Madde 148) ile yargısız yapılanmaları ve tasfiyeler önleniyor.<br />
Vatandaşın Avrupa Birliği kriterleri çerçevesinde hak ve özgürlükleri hususunda Anayasa Mahkemesine başvuru imkanı açılmış.(Madde 148)<br />
<strong>2-</strong> Genel haklar mevzuunda, bazı maddeler kısmi rahatlamalar getirmektedir.<br />
memurlara da toplu sözleşme hakkı tanınmakta (Madde 53).<br />
Ailenin çocuk üzerindeki yasal hakları kısmen korumaya alınsa da (Madde 41), istismar maddesi (istismar ucu açık bir kavram) ile müdahale olanağı ideolojik yorumlandığında daha faşizan yapıya dönüştürülebilir. Bu klasik anlamda uygulamaya bağlı bir durumdur. Yani, yasaların kim tarafından nasıl yorumlanacağı ne uygulanacağı sorunu. Dünyanın en iyi yasalarını, kriterlerimize uygun yasaları da getirseniz uygulayıcıların samimiyetleri önemlidir.<br />
Kişisel verilerin öğrenilmesi ve korunmasını talep edebilmenin önünü açılıyor (Madde 20). Özellikle darbeler ve darbe dönemlerinde yoğun fişleme faaliyetleri göz önüne alındığında olumlu bir adımdır.<br />
Vatandaşlık ödevi gibi bir sebeple yerleşme ve seyahat özgürlüğünü kısıtlayan faşizan bir cümlenin kaldırılması da olumlu bir adımdır (Madde 23).<br />
Yüksek askeri şura’nın ihraç kararı yargıya açılarak militer kontrol zayıflatılıyor (Madde 125). Yine de ihraç harici uygulamaların hukukiliği yargı dışı.<br />
Vatandaşların aralarındaki meselelerde askerin dokunulmazlığı kaldırılmış (Madde 145). Sıkıyönetimin askeri yargıya dönüşmesi önlenmiş ki bu önemli bir sivilleşmedir (Madde 145).<br />
Değişiklikler önemli oranda Liberal düşünceler ve AB kriterleri etrafında şekillendirilmiş. Bizim toplumsal yapımızdaki karşılıkları muhakkak biraz sıkıntılı olacaktır. Örneğin 10. maddedeki kadınlar lehine alınan tedbirler, ataerkil toplum modelinde ev geçiminin önemli oranda erkek tarafından karşılaşıldığı ve işsizliğin yüksek oranda olduğu Türkiye’de uyum sorunu içerecektir. Bizzat çalıştığım işyerinde mesleğin erbabı çok sayıda işsiz erkek elemana karşılık karı-koca elemanlar istihdam halinde. Bu tip liberal yaklaşımlar daha çok kapitalizmin üretim-tüketim ilişkilerine hizmet eder.<br />
<strong>3-</strong> Parti kapatmayı zorlaştıran siyasi maddelerde ise eskiye nazaran bürokratik tahakkümün işini kısmen zorlaştıran kısımlar mevcut, baraj uygulamasının devamı İktidar partisinin yine pragmatik yaklaşımıdır. Anayasa mahkemesinin parti kapatma yetkisi 69. Madde deki değişiklikle meclisin oluşturacağı komisyonların iznine bağlı kılmaktadır. Ayrıca partisi kapatılsa bile milletvekilliği düşmemektedir. Yani bürokratik tahakküm yerine, parlamenter sistemin kontrolü getiriliyor.<br />
<strong>Üç Seçenek ve Argümanlar/Söylemler</strong><br />
Anayasa değişikliğine “Hayır” diyenler; Önemli oranda bürokratik ve militer yapıyı koruyucu/statükocu kesimlerdir.<br />
“Evet” diyenler; Çoğunlukla sistem içi değişim isteyenler, Parlamenter sistemin işlerliğini artırmak isteyenlerdir. Liberal-Muhafazakar kanadın ittifakı bu yöndedir ve bir çok sağ ve sol entelektüel buna destek vermektedir.<br />
“Boykot” yanlıları; Genel anlamı ile kendi otoriteleri açısından ve muhatap alınmamalarının etkisi ile değerlendirme yapanlardır.<br />
Sonuçta; Etkin kuruluşlar her üç seçenekte de sistem meşruiyetini sorgulamamakta, kendi taleplerinin doğrultusunda iktidardan pay kapma savaşımı vermektedir.<br />
Yaygın bir söylem/argüman “AKP kendi meşruiyeti ve etkinliğini oluşturuyor” üzerinde. Bu argümanı kullananlar “Hayır” cephesini oluşturuyor ki, bu cephe Cumhuriyet dönemi boyunca kendi etkinliğini oluşturmuş kesimlerdir. MHP-CHP ittifakı bu nokta da, totaliter devletçi kesimdir.<br />
İkinci bir argüman “Yapılan değişikliklerde Kürt halkı için ne var?” itirazı etrafında. Bu BDP ve ”Boykot” cephesinin söylemi.<br />
Özellikle BDP’nin dile getirdiği boykot seçeneği daha çok muhatap alınmama üzerine kurulu. Ama olayın bir de farklı faktörleri var. Açık konuşmak gerekirse, seküler temelde oluşan azınlık milliyetçiliği ortamın yumuşamasını istemez. Referandumdan “Hayır” çıkması ile muhafazakar politikanın iflası gönülden geçse de, bunu hem kitlesine izahta zorlanır, hem de kitleyi sandıkta kontrol edemez. Ama “Boykot” seçeneği ile kitleyi sandıktan uzak tutması mümkündür., Kürt bölgelerinde örgüt (BDP ya da PKK) organizeli güçtür/devlettir, kitle üzerinde yaptırım gücüne sahip olasına karşın 30 yıllık çatışma içerisinden gelen bölge halkı ikna edilmedikçe ya da şartlandırılmadıkça kolay kolay kontrol edemez.<br />
Bir diğer söylem “Oluşturulan ama yetersiz değişiklikler, köklü değişikliğe engel olur”. Bunun terside mümkün “Küçük bir değişikliğin bile geri dönmesi, köklü değişikliği de imkansız kılar”<br />
Hayırcı kanadın kurumların siyasallaştığı söylemi ilginç bir paranoyadır. Zira Siyaset zaten yönetmektir ve bütün kurumlar siyasi özelliktedir. Örneğin çoğu ülkede olmayan Anayasa Mahkemesi Almanya’da bizden çok farklı algılanmaktadır. Alman Anayasa Mahkemesi üyelerinin büyük kısmı, mevcut siyasi partilerden seçilmekte ve o kimlikleri ile yapıda yer almaktadırlar. Bizde bütün memurlar dolayısı ile bürokratik kurum mensupları yasa ile belirlenmiş ideolojik kimliğe sahiptirler. Bu açık faşist ilkenin gölgesinde, “Parlamenter Sistem” helvadan put gibidir ve halkın daraltılmış siyasi arenadaki etkisi bile engellenmektedir.<br />
Sosyalistlerin büyük kısmının “Hayır” cephesinde yer alması, kitleden kopuk olmalarına ve bu nedenle hala militer kadrolardan medet ummalarına bağlıdır.<br />
Sosyalist kökenli bir çok aydının “Evet” tavırları ise bireysel ve toplum yararı açısından değerlendirmelerdir.<br />
Bir kısım İslami Sivil Toplum örgütleri “Yapılan değişikliklerde İslami kesimlerin hangi taleplerine yönelik bir iyileştirme var” diye düşünebilirler. Bu tavırlarını aidiyetin ötesinde belirleyemeyen bir siyasetin sonucudur.<br />
Marjinal guruplar, çocukların bile farkında olduğu “AKP Ordu ve bürokrasi ile anlaşmış durumdadır” tespitinin/eleştirisinin ötesinde bir hareket metodolojisine sahip değildir ki bu da uzlaşılıyor sendromuna yol açan sığ tepkiler oluşturur.<br />
“Yetmez Ama Evet” tavrı İslami sivil Toplum Örgütlerinin önemli bir kısmının tercihi gibi duruyor. Bunun, yetmeyen kısmın ne olduğu ve inisiyatife dayalı siyaset ile tanımlanması gerekir.<br />
<strong>Tavrımız Üzerine<br />
</strong>Mesele zulmün geriletilmesi mi, Müslümanların entegrasyonu mu?<br />
Evet, Hayır ve Boykot; Üç seçenek dışında bir tavır mümkün değil, ilgisizlik bile Boykotçu bir tavırdır.<br />
Bu üç seçenekten herhangi birisine karar vererek, köklü sistem sorgusundan, taleplerden vazgeçmeden tavır almak nasıl mümkün olur?<br />
Benim önemsediğim hususlar (İtikadi de diyebilirsiniz) bu süreçte;<br />
<strong>1- Vesayete girmemek,<br />
2- Müdahane/yaranmaya sapmamak,<br />
3- Temsil ettiğimiz kimliği, ölümcül bir risk olmadıkça açık ve net beyanımızı korumak,<br />
4- Değişimin getireceği kapitalist yapıya direnecek kültür oluşturmak<br />
</strong>Bunlar gözetildikçe alınacak tavrın üç seçenekten hangisi olduğu çok da önemli olmayan siyasi bir manevradır. Çok organizeli bir harekette toplu karar da alınabilir. İtikadi olmayan bu gibi manevralarda çekincelerimizi belirterek ve muhalefet şerhi koyarak ortak karara uyulur. Nitekim sosyal süreç açısından bizden daha ileri ve farklı aşamadaki, Lübnan gibi ülkelerdeki İslami hareketlerde bu durum gözlenmektedir.<br />
Yozlaşarak kapitalistleşenlerden uzak durmalı, yalakalık ve teslimiyetle hareket edenlere acımalı. Evet!, en önemlisi bunlara direnecek ahlaki yapının yanında; Ziverbey’de, Metriste ve Diyarbakır hapishanesinde yapılanları kısmen de olsa önleyecek dönüşüme karşı çıkmama ahlaki yapısı da olmalı.<br />
“…Onların işleri aralarındaki şûrâ iledir.<br />
…Haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyarlar.<br />
Bir kötülüğün cezası, onun benzeri bir kötülüktür….<br />
…Yol ancak, insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız olarak tecavüzde bulunanlaradır…”<br />
<strong>42 Şuara 38-42</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Haksözhaber.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.lamucim.com/?feed=rss2&amp;p=3429</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Asker İle Röportaj-</title>
		<link>http://www.lamucim.com/?p=3448</link>
		<comments>http://www.lamucim.com/?p=3448#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2010 06:21:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğba Tekerek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.lamucim.com/?p=3448</guid>
		<description><![CDATA[Güneydoğu&#8217;da savaşırken 1984&#8242;ten bu yana ölen asker, polis ve korucuların sayısının altı bini aştığından bahsediliyor. Yaralananlardan ise pek bahsedilmiyor. &#8220;Medya &#8217;3 şehit, 6 yaralı&#8217; der. İsmini söylemez ama yaralanmış dediğinin kesin bir yeri kopmuştur, ya kolu yoktur, ya bacakları ya da gözü.&#8221; Böyle özetliyor durumu kendisi de gazetede ufak bir habere konu olmuş, iki bacağını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Güneydoğu&#8217;da savaşırken 1984&#8242;ten bu yana ölen asker, polis ve korucuların sayısının altı bini aştığından bahsediliyor. Yaralananlardan ise pek bahsedilmiyor.</p>
<p><strong>&#8220;Medya &#8217;3 şehit, 6 yaralı&#8217; der. İsmini söylemez ama yaralanmış dediğinin kesin bir yeri kopmuştur, ya kolu yoktur, ya bacakları ya da gözü</strong>.&#8221; Böyle özetliyor durumu kendisi de gazetede ufak bir habere konu olmuş, iki bacağını Güneydoğu&#8217;da kaybetmiş Faruk Baştürk.</p>
<p>Bir de bir yerleri kopmayanlar ama kopmuş parçaları görenler var. Mermiler başının hemen üzerinden geçenler ya da ölen arkadaşları için tabut çakanlar. <strong>İntikam duygusuyla kulak kesenler, istemeye istemeye köy yakanlar, kurşun vızıltıları arasında ne hissedeceğini bilemeyenler.</strong></p>
<p><strong>Ve sonra gazetelerin siyaset sayfalarından üçüncü sayfalarına düşen haberler: &#8220;Şırnak&#8217;ta mayına basıp iki bacağını iki gözünü kaybeden 26 yaşındaki Hüseyin Ümit tedavi sürecinde intihar etti.&#8221; &#8220;Zonguldak&#8217;ın Çaycuma ilçesinde Şafak Köksal adlı genç, şiddetli geçimsizlik yaşadığı karısıyla birlikte aynı aileden 6 kişiyi öldürdü. Askerliğini Hakkari Çukurca&#8217;da yapmış olan Köksal, aileyi yolda pusu kurarak katletti&#8221;</strong></p>
<p>Rakamlar kesin değil ama şu anda Güneydoğu&#8217;da aktif çatışma bölgesindeki operasyonel birliklerde 200 bin asker var. <strong>1984&#8242;ten bu yana bölgede çatışmış askerlerin sayısı kaba hesapla 5 milyonu buluyor.</strong></p>
<p>Devletin ilgi alanına bu gençlerden sakatlık oranı yüzde 40&#8242;ın üzerinde olup da &#8216;vazife malülü&#8217; sayılanlar giriyor. (Güneydoğu&#8217;da bir savaş olduğu kabul edilmediği için orada sakatlanan askerlere &#8216;harp malülü&#8217; değil &#8216;vazife malülü&#8217; deniyor.) Vazife malüllerine sakatlık derecelerine göre artan oranda tazminat veriliyor, emekli maaşı bağlanıyor. Şansı yaver gidenler işyerlerinde gazi kadrosunda kendilerine bir yer bulabiliyorlar.</p>
<p>Güneydoğu&#8217;da savaşmış askerler arasında &#8220;Bu vatan için canım feda&#8221; diyenler de var, &#8220;Bir daha gidersem namerdim&#8221; diyenler de&#8230; Bir kısmı &#8220;Askeriye bize sahip çıktı&#8221; diyor, bir kısmı kendisini &#8220;kullanılıp bir kenara atılmış&#8221; gibi hissettiğini söylüyor. Ama hemen hemen hepsinde bir haksızlığa uğramışlık duygusu var: <strong>&#8220;Biz orada öldük öldürdük, burada televizyonda &#8216;üç şehit, beş yaralı&#8217; kapat geç. Bu kadar mı değersiz&#8221;</strong></p>
<p>Bu yazı dizisinde Güneydoğu&#8217;da savaşmış askerlerin orada ve sonrasında neler yaşadıklarını kendilerinin ve yakınlarının ağzından aktarmaya çalışacağız.</p>
<p>*******<br />
Ali Altay<strong> &#8220;Ne varsa geçmişinde öyledir insanlar&#8221;</strong> diyor. Ali&#8217;nin albümünde anne babasının siyah beyaz resimleri, gülümseyen çocukluk fotoğrafları, haşarı liseli fotoğrafları var.<strong> Bir de ölü insan resimleri&#8230; Güneydoğu&#8217;da askerlik yaparken öldürdükleri ve sonra şiddet uyguladıkları PKK&#8217;lıların resimleri.</strong></p>
<p><strong>Ali Altay &#8220;Her katil cinayet mahalline dönmek ister&#8221; de diyor; &#8220;Bu bir hesaplaşmadır</strong>. Ben de Güneydoğu&#8217;ya gitmeyi çok düşünüyorum&#8221;. Nitekim benimle yaptığı konuşmada Güneydoğu günlerine epey zorlu bir yolculuk yaptı Ali. Hayatında ilk kez gördüğü bir kişiye &#8216;kulak&#8217;lı, bebekli, mayınlı hikayeler anlattı. Geçmişine şimdi sizin elinizde tuttuğunuz bu sayfayı da ekledi.</p>
<p>»<strong> Ne zaman askere gittin?</strong></p>
<p>Kasım 94&#8242;te. 94-95 en hareketli dönemdi, ben de o dönem Bitlis&#8217;te komandoydum.</p>
<p><strong>» Gitmeden önce neredeydin, ne yapıyordun?</strong></p>
<p>Ben Trabzon doğumluyum. Ortaokulu bıraktım, 17-18 yaşında İstanbul&#8217;a geldim. İstanbul metrokent, orada bir fırsatın varsa, burada bin fırsatın var, ben de özgürlüğüne düşkün bir insanım. İstanbul&#8217;a gelirken burada hiç tanıdığım da yoktu. Kendi şartlarımı oluşturdum, geldim. Askere gitmeden önce gündüz kafede gece aynı gruba ait barda çalışıyordum.</p>
<p>»<strong> Nasıl bir aileden geliyorsun?</strong></p>
<p>Babam işçi emeklisi, biz 6 kardeşiz. Kendimi bildim bileli, Trabzonluyuz, milliyetçi insanlarız. Dedem Kurtuluş Savaşı&#8217;nı yaşamış bir insan.</p>
<p><strong>» Askere gidişin nasıl oldu?</strong></p>
<p>Askere severek gittik. İstesem gitmezdim zaten, o dönem İstanbul&#8217;da ikametgâhım yoktu. Kurada Isparta Dağ Komando Eğitim çıktı. Yüzde 99 doğuya gitmeye hazırlıklıydım, istiyordum, içimde vardı.</p>
<p><strong>» İlk görev yerin neresiydi? Oraya gidene kadar ruh halin nasıldı?</strong></p>
<p>İlk görev yerim Bitlis Hizan&#8217;dı. Trenle İstanbul&#8217;dan çıktık, gidiyoruz. Bir tren düşün, ucu bucağı görünmüyor. Üstünde toplar, tanklar var, askeri mühimmat var. Güvenlik nedeniyle gündüz gidiyoruz, gece duruyoruz. Bingöl Genç&#8217;e gelene kadar biz hâlâ olayın dalgasındayız. Orada yaşamamışsın ya bilmiyorsun, hamsın. Askeri anlamda da olmamışsın. Teoride birşeyler öğrenmişsin, kendi kendine olduğun yerde bir şeyler yapmışsın. Macera yaşıyorsun, bir çeşit safariye gitmişsin o âna kadar&#8230; Ama ne zaman ki Bingöl Genç&#8217;e vardık&#8230; Vadinin bir tarafında terörist, diğer tarafından asker var, çatışmanın ortasından geçiyor tren, camlar kırılıyor. Bize çelik başlık vermişler, herkes savurup atmış, ben de benimkini koltuğun altına sokmuşum. Çıkartıp takacağım. Ama takılmış, çekiyorum çekiyorum gelmiyor. Olay koptu artık, sınırdasın. Baktım çıkmıyor. Yemin ederim, yattım kafamı orada içine soktum.</p>
<p><strong>» İlk çatışmanı böylece görmüş oldun..</strong></p>
<p>Asıl vadiyi geçtikten sonra, yola bomba koymuşlar, bizden bir önceki tren dere yatağına devrilmiş. O anda anladık ki, hiçbir şey sürpriz değil artık.</p>
<p><strong>» Nerede kaldınız Hizan&#8217;da?</strong></p>
<p>Bize Sakıp Sabancı Öğrenci Yurdu tahsis edilmiş. orda kalan az öğrenci varmış, bizim için boşaltılmış. Güzel, konforlu bir yer. Ama binaya girdik, psikolojimiz bozuldu. Orada öğrenciler her yere yazmışlar &#8220;Biji Apo&#8221; &#8220;PKK Büyük&#8221; &#8220;Yaşasın Gerilla&#8221;. Tuvalete gidiyorsun, oturuyorsun, kapıyı çeviriyorsun, arkasında Kürt bayrakları.</p>
<p><strong>» &#8220;Biji PKK&#8221;yi görünce, orada yaşayan Kürtler için ne hissediyorsun?</strong></p>
<p>Bizde eskiden beri vardır. Karadeniz insanı Kürtleri sevmez, ciddi anlamda sevmez, ne yalan söyleyeyim. Tabii onları görünce psikolojin bozuluyor. Buradan baktığın zaman; &#8220;Orada birkaç tane terörist var, halk ayrı&#8221;. Ama dışarıdan gördüğün gibi değil. Aslında hepsi bir. Tarladaki de bir dağdaki de bir. Halk onlara terörist falan demiyor, &#8220;Oğlumu askere gönderdim&#8221; diyor. Oradaki insanların PKK&#8217;ya müthiş desteği var. Eskiden bu çok anlaşılmıyordu da şimdi panellerde, mitinglerde, sanal alemde çok rahat görebiliyorsun. 11 milyon Kürt varsa bunun on milyonu rahat PKK&#8217;yı destekliyor. Diğer bir milyon da kişisel çıkarları için ayrı düşmüştür.</p>
<p><strong>» Sen de Kürtleri düşman olarak görüp ona göre davranıyorsun o zaman?</strong></p>
<p>18-19 yaşında birisin, çok sağlıklı düşünmeyebilirsin. O dönem öyle düşünüyorsun ama aslında öyle değil. O zaman &#8220;Herkesten her şeyi beklemen lazım&#8221; diye düşünüyorsun. Bekliyorsun da. Sürpriz de olmadı zaten. Ondan sonra olaylar gelişti.</p>
<p><strong>» Nasıl gelişti?</strong></p>
<p>Dediler ki; âdettendir, buraya gelen her birliğe bir &#8220;Hoşgeldin&#8221; yaparlar. Biz de &#8220;He yaparlar&#8221; falan, hâlâ olayın tam ciddiyetinde değiliz. Sonra bir gece &#8220;Hoşgeldin&#8221; yaptılar. Milli maç var. Herkes gazinoda maç seyrediyor. Biz de bir arkadaşla nöbetteyiz. Yağmur yağıyor, gök gürlüyor. Puslu bir hava. Roket geliyor. Kavak ağaçlarından birine vuruyor, ağaç yarılıyor. Biz yıldırım düştü sanıyoruz.</p>
<p><strong>» Sonra?</strong></p>
<p>Sonra silahlı tacizler başladı. Telsizden anons geçiyorlar: &#8220;Sizin tarafa doğru geliyorlar&#8221;. Biz iki kişiyiz orada, 20 yaşına daha yeni girmişiz. Oradan şallı şalvarlı geliyorlar. İki kişi 20 kişiye kahramanlık yapacak durumun yok. Can tatlı. Siperde kim duracak? Siper hedef. O kadar kafamız çalışıyor. Siperi terk ettik, bulunduğumuz yerin yan tarafı bataklıktı, yattık suya boynumuza kadar. Geçtiler, kalktık. Taciz ateşiydi zaten baskın değildi.</p>
<p><strong>» Ciddi çatışmalara girdiniz bunun dışında herhalde&#8230;</strong></p>
<p>Kimsenin yapamadığını yaptık, istikrar sağladık bölgede. Mesela Kolludere diye bir yer var. Orada, PKK 300-400 kişilik Jandarma Karakolunu tahliye etmiş, Örgüt, bayrağı çekmiş. Kurtarılmış bölge ilan etmiş orayı. Biz duyduk, şok olduk. O derece gelişmiş olaylar. İlk o bölge kurtarıldı bizim dönemimizde. Yüklü bir çıkarma yapıldı oraya.</p>
<p><strong>» Peki bu süreçte psikolojinin yavaş yavaş değiştiğini hissetin mi?</strong></p>
<p>Bölgeye gittiğinde insani değerleri olan bir insansın. Gayet nizami davranıyorsun, prosedürü uyguluyorsun. Ama sonra&#8230; İlk JİTEM olayını orda gördüm ben. Biz adamları teslim alıyoruz, helikopterle Jandarma İstihbarat binasına getiriyoruz. Helikopter pisti tepede. Nerden baksan 100- 150 basamak var aşağıya doğru jandarma binasının kapısına. Önce adamları kolunda indiriyorsun. Bunu bir kere yapıyorsun, iki kere yapıyorsun. Ama sonra o kadar insanlıktan uzaklaşıyorsun, yozlaşıyorsun ki&#8230;</p>
<p><strong>» Ne yapıyorsun?</strong></p>
<p>Pistin başındasın, adamın kolları bağlı, oradan aşağı yuvarlıyorsun; &#8220;Yolluyorum, geliyor, aşağıdan al.&#8221; Artık insani değerlerini kaybediyorsun, kontrolden çıkıyorsun. Gerek öldürülme korkusu, gerek onların sana yaptıkları&#8230; İlk ben orada anladım bir şeyler kaybettiğimi.</p>
<p><strong>» Aşağıya yuvarladığınız adamlar yaralanıyor tabii&#8230;</strong></p>
<p>Kolu bacağı kırılanlar olur ama ölmez, en fazla kırık çıkık olur. O da çok önemli değil zaten.</p>
<p><strong>» Başka neler gördün askerde?</strong></p>
<p>Bana &#8220;Senin hemşerin var Trabzonlu, terhis oluyormuş, JİTEM binasında. Onun yerine yerleşirsen operasyona çıkmazsın, rahat olursun&#8221; dediler. Benim de bir beklentim yok, ama &#8220;Gideyim tanışayım&#8221; dedim. Gidiyorsun, yerin altında tutuklular var. İçerisi bir pislik kokuyor, rögar yanından geçersin ya, öyle. Yemişler yapmışlar, yedikleri hücrelere yapıyorlar dışkılarını. JİTEMciler orada. Bir şiddet var içerde, bir şiddet var, böyle bir şey yok yani.</p>
<p><strong>» Senin arkadaş ne yapıyor?</strong></p>
<p>Koridorun sonunda. Çalışıyor, girmiş birine çalışıyor. Kan ter içinde kalmış adam, kalbi duracak nerdeyse. Prosedür gereği, sorgulananın gözü bantlı. Çocuk uyarmış &#8216;gözbantını açma&#8217; diye. Bu da omzuyla açmaya çalışmış&#8230; Bizim Trabzonlu kırmış kafayı zaten. Dolayısıyla fena şiddet var. Ki o dönem herkese&#8230; Herkesten şüphelenmek zorundasın, şüpheleniyorsun da zaten. Bizim dönem olağanüstü haldi, belli bir saatten sonra dışarı çıkmak yasak&#8230; Vurabilirsin, yolda kimi görürsen gör. Vur emri var çünkü.</p>
<p><strong>» Öyle vurduğunuz birileri oldu mu?</strong></p>
<p>Bir asker vardı mesela&#8230; Çocuk askerliğini batıda yapmış, terhis olmuş. Köyüne gelmiş, akşam yan köye kız arkadaşını görmeye gidiyor. Orada herkesin evinde keleş (kalaşnikof silah) var. Yanına kendini korumak için silahını alıyor. Yan köye giderken bizim görüntüye giriyor, silahlı da görünce hiç sorgusuz sualsiz vurursun, vurduk.</p>
<p><strong>» Sen mi vurdun?</strong></p>
<p>O anda herkes ateş ediyor. Bunu &#8220;sen vurdun&#8221; diye kimse diyemez. Sen oradan ateş ediyorsun o oradan ateş ediyor. Bölgeyi komple tarıyorsun. Biz ilk başta ateş etmedik, bayağı yol verdik ona, bu öncü grup diye, arkadakileri bekliyoruz. Arkadan kimse çıkmayınca bari öncüyü kaçırmayalım, dedik. Vurduk. Ondan sonra soruşturma açılıyor, kimliği ortaya çıkarılıyor. Biz terörist vurduk, diye seviniyoruz tabii. Sonra masum çıktı ama olabilir. İş kazası.</p>
<p><strong>» Başka &#8216;iş kazası&#8217; oldu mu?</strong></p>
<p>Mesela birini aldık, kamyoncu, kuru gıda getiriyor. Direkt örgüte yardım yataklıktan aldık. Soruşturma bitti, evrakları geldi, bırakıldı adam. Ama bir hafta da arabada yattı, gidemedi. Çünkü o evrakları gelene kadar boş durmuyorsun, adama çalışıyorsun. Bilgi bilgidir diyorsun, taze bilgi istiyorsun, çalışıyorsun.</p>
<p><strong>» Askerlikte seni en çok etkileyen olay neydi?</strong></p>
<p>Köylerin yakılmasına karşıydık. Yakıyorduk yıkıyorduk ama&#8230; 80&#8242;e yakın köy boşalttık. İnsanlar çaresiz, diyor ki &#8220;Nereye gideceğim?&#8221; &#8220;Ya nereye gidersen git, umurumda değil kardeşim, boşaltacaksın&#8221; diyorsun. Yağmalıyorsun, koyunu keçisi var, onu telef ediyorsun, şiddet uyguluyorsun. İlk yaptığında &#8220;Aaa yapamam&#8221; diyorsun, ikincide &#8220;Yapamam&#8221; diyorsun, üçüncüde herkesten güzel yapıyorsun. Ama bunları çaresizlikten yapıyorsun. Devlet o bölgede otoriteyi sağlayamıyor, onun için boşaltıyor, sen olsan sen de yaparsın.</p>
<p><strong>» Köy yakmaları sırasında inanılması zor hikayeler anlatıyorlar. Ateşe atılan bebeklerden bahsediliyor. Sen gördün mü böyle şeyler, yaptın mı?</strong></p>
<p>Ben yapmadım ama şiddet var tabii. İnsan psikolojisi bozuluyor orda. Bu tür şeyleri çok fazla yadırgamamak lazım. Dışarıdaki insan yadırgayabilir ama orada psikolojisi bozulmuş insan için çok anormal birşey değil o. Arkadaşını vuran bile var orda.</p>
<p><strong>» Bir de anahtarlığında PKK&#8217;lılardan kestiği kulakları taşıyanlar var&#8230;</strong></p>
<p>Doktor geliyordu, &#8220;Arkadaşlar lütfen ben gittikten sonra kesin kulakları&#8221; diyordu. Kestik biz de ama &#8220;Anahtarlık yapayım, saklayayım&#8221; demedik. Onlar da bizim askerlerin pipisini kesmişlerdi ama öyle deme. Bak mesela buna öldürdükten sonra şiddet uyguladık. (Ölmüş bir PKK&#8217;lının fotoğrafını gösteriyor albümünde) Ayaklarından bağlamıştık, sarkıttık yukardan aşağı.</p>
<p><strong>» Hiç kopma noktasına geldiğin zamanlar oldu mu?</strong></p>
<p>Oluyor tabii. Aylardır oradasın, görev yapıyorsun. Bir tarafta milliyetçi duygularla çatışıyorsun bir tarafta ölen insanlar var. Haberlerde bakıyorsun ki, Hülya Avşar&#8217;ın gözlerinin haberi yarım saat, &#8216;Hakkari&#8217;de şehit&#8217; altyazı geçiyor, haber bile olmuyor. O kadar değerin var. Bunun ötesi yok yani. Saçma birşey.</p>
<p><strong>» Yanında ölen arkadaşların oldu mu?</strong></p>
<p>Biz en az zayiat veren bölüktük. Bir tane şehit verdik.</p>
<p><strong>» Nasıl oldu?</strong></p>
<p>Telefon hattını kesmişler, tamir etmeye gidiyor, mayın koymuşlar, basıyor o da. Çok kötüydü&#8230; Antipersonel mayın&#8230; Bastığın zaman kuruluyor, ayağını kaldırdığın zaman da mekanizma çalışıyor, yerden fırlıyor, bel hizana kadar geliyor, orada patlıyor. Dolayısıyla tahrip gücü çok yüksek. Kol bacak&#8230; Onu gördük zaten ya&#8230; Buradan bakınca film gibi ama orada olunca öyle olmuyor. Kolu kopmuş, bacağı kopmuş, çok hoş bir şey değil.</p>
<p><strong>» Şimdi geriye baktığında bu Güneydoğu&#8217;da yaşananlar için ne düşünüyorsun?</strong></p>
<p>Bizim dönemizde Çevik Bir, biz bölgeye gittiğimizde &#8220;Hayırlı olsun&#8221;a geldi. Bize dediği şuydu: Orada iki tane g&#8230; boklu Kürt var, siz dört buçuk ay eğitim aldınız, göz bebeğimizsiniz, çok iyi eğitildiniz. Gerillaya &#8220;iki tane g&#8230; boklu Kürt&#8221; dedi adam. Şimdi de aynı şeyi söylüyorlar. &#8220;Vatan sana canım feda&#8221;. Üstünde yaşamadıktan sonra, vatan nereye kadar, neye yarar. Tamam vatan uğruna öl ama bu saçmalık. Diyorlar ki 30 yılda 50 bin insan kaybettik. Komik! Ortada hiçbir şey yokken. Ortada harbiden hiçbir şey yok. Abdullah Öcalan bizim toprak talebimiz yok diyor, Türkiye sınırlarını değiştirmek gibi bir talebimiz yok, diyor.</p>
<p><strong>» Askerden sonra devletin sana sahip çıktığını düşünüyor musun?</strong></p>
<p>Burada öncelikle Güneydoğu gazisi arkadaşımla benden iki yıldır tek kuruş kira almayan ev sahibime selam ederim. Ondan gördüğümüz duyarlılığı TSK&#8217;mızdan göremedik. Senin yaptığın bir iş vardır, hakkıyla yapıyorsundur, dolayısıyla karşılığını beklersin. Devlet sana bir misyon vermiş, keyfine gitmemişsin ki oraya, safariye de gitmemişsin. Hayatını ortaya koymuşsun. Şu anda Vietnam gazilerine davranışa bak, aldıkları paraya bak, yaşama standartlarına bak, buradaki insanlara bak. Adam karısını asıyor, hızını alamıyor, aileyi komple katlediyor, kayınpeder. baldız, kayınço. Kontrolünü kaybediyor. Çocuk hepsini pusuya düşürüp öldürmüş, asker taktiğini uygulamış. Onu yaşamış orada, öğrenmiş biliyor.</p>
<p><strong>» Senin için tanıdık bir hikaye mi bu?</strong></p>
<p>Tanıdık. Sürpriz de olmadı. Oradan gelen insan ciddi anlamda yaşamışsa, iyi bir askerlik eğitimi almışsa, bir sorun yaşadığında bu sorunu mutlaka şiddetle çözer. Orada görev yapan askerlerin televizyonda konuşmalarına bak, konuşma tarzları çok farklıdır, sert konuşurlar, şiddet vardır onların içinde. Orada görev yapan herkes, subayından erine kadar herkeste vardır bu.</p>
<p>Bir insan uykusuz ne kadar durabilir ki. Maksimum 24 saat durabilirsin. Bizde gece uyuyamazsın. Gündüz uyuyorsun, ama uyuyamıyorsun. Dala kuş konuyor hemen fırlıyorsun. Sonra yatıyorsun, çıt, tekrar kalkıyorsun. Müthiş bir şey, acayip bir psikoloji, 16 sene oluyor. Atamıyorsun hala. Ben hâlâ, yemin ederim, uyurken odama gir, seni nefesinden hissederim, yataktan bir kalkışım vardır ışık hızıyla&#8230;</p>
<p><strong>» Demin anlattığın, Zonguldak&#8217;taki tüm ailesini öldüren çocuğun ruh haline senin de girdiğin zamanlar oldu mu hiç?</strong></p>
<p>Düşün, kendine bile yapabiliyorsun. Bak (göğsünde karın bölgesinden kalbine uzanan dikiş izlerini gösteriyor).</p>
<p><strong>» Nasıl yaptın?</strong></p>
<p>Bir gece alkol aldım, yaptım. O sırada evdeyim, , bazı özel problemler de var. Dokunsan ağlayacak moddaydım, haberleri izliyorum, &#8220;Adam cinnet geçirdi, çocuğunu vurdu kendisini vurdu, karısını vurdu&#8221; diyor. Ben de kendimi moda sokmuşum; sıkayım bir tane gideyim. Kalbime sıktım. Büyük de bir silahtı. Sıkınca sekti, buradan girdi, arkadan çıktı. Dolayısıyla kendine bile yapabiliyorsun, o anda gözün görmüyor. Gönül&#8217;ü vurmuşsun, Ahmet&#8217;i vurmuşsun, çocuğu var, ailesi var. Hiçbir şey umurumda olmuyor.</p>
<p><strong>» Bu intihar girişimin özel sorunlarınla ilgili görünüşte&#8230;</strong></p>
<p>Ama orada yaşadıkların var, psikolojin var. Bu şuna benzer: Sen çok iyi resim yapmayı biliyorsundur ama eline fırça almazsan onu hissetmezsin ya, sonuçta sana resim yapmayı öğretmişler orada. Bize resim yapmayı öğrettiler. İçinde yoksa da resim yapmayı öğreniyorsun.</p>
<p><strong>» Resim yapmak dediğin?</strong></p>
<p>Şiddet&#8230; Şiddeti öğreniyorsun orada. Normalde içinde yoktur, kursa gider öğrenirsin. Biz sonuçta orada resim yapmanın kursuna gittik. Sivildeyken şiddet yapan bir insan değildik. Silahı alıp kafana sıkmak çok zor bir şey gibi gelmiyor artık. Çünkü yapmışsın, sıkmışsın.</p>
<p>» <strong>Asker dönüşünde kabus görüyor muydun?</strong></p>
<p>O zaman görüyordum ama uzun zamandır görmüyorum. Mayına basan arkadaşımız vardı ya, onu çok gördüm. Kolu bacağı kopmuş, gözünün önünden gitmiyor, bunlar kalıyor hafızanda. Ne yaparsan yap geçmişinden kurtulmazsın. Ne varsa geçmişinde artık öyledir insanlar. Hani derler ya &#8220;Her katil mutlaka cinayet yerine gelir&#8221;, insanın kendiyle hesaplaşmasıdır o. Ben Güneydoğu&#8217;ya gitmeyi de çok düşünüyorum.</p>
<p>»<strong> Askerliğin bittiğinde ne hissettin?</strong></p>
<p>Bittikten sonra da enteresan bir şey var; boşlukta kalıyorsun. Havaalanına gelmişsin, sivilsin. Artık arınmışsın, silahını falan herşeyini bırakmışsın. Spor ayakkabılarını, kot pantolonunu giyiyorsun, o anda bir şey hissediyorsun, bir boşluk hissediyorsun. Sanki üzerinden bir yük kalkmış, çok hafifsin ama bir acayip&#8230; Ayakların gelmiyor. Oradaki yaşam tarzını benimsemişsin artık bir şekilde.</p>
<p><strong>» İstanbul&#8217;a geldikten sonra nerede çalıştın?</strong></p>
<p>O sırada doğuda komando görevi yapan askerlere çok güzel para veriyordu güvenlik şirketleri. Ben de güvenlik şirketinde çalışmaya başladım.</p>
<p><strong>» Bir şekilde silahla bağın kopmadı yani&#8230;</strong></p>
<p>Kopmadı. Birgün şöyle bir şey oldu. Beşiktaş&#8217;ta yemeğe çıkmışız, iş arkadaşları falan. Birkaç tane abla var yanımızda, evli. İki tane maganda laf attı. Ben &#8220;Nasıl laf atarsın ha&#8221; diye bir girdim. Bir dayak yedim kırolardan, bir dayak yedim. Beşiktaş&#8217;ta güzel bir kafedeyiz, şemsiyelikler falan var. Artık gözüm dönmüş, şemsiyenin borusu vardır, metal ve ağır bir boru, vurdun mu düşüyor. Bir tanesine bir vurdum, dağıldı, yıkıldı. Ötekine bir tane, olayı iki dakikada çözdüm.</p>
<p>» <strong>İşyerinden ne dediler bu duruma?</strong></p>
<p>Oradan değil de ikincisinden benzer bir olay yüzünden atıldım. Beni simit almaya gönderen doktoru vuracaktım. Mesele çıkmasın diye simidi aldık, demesen mi &#8216;Bu sabah simidi, git öğle simidi al.&#8217; Psikolojin bozulmuş bir kere, her şeyi şiddetle çözmeye çalışıyorsun. İhtilafa düşmüş olabiliriz, medeni insanlar ne yapıyorlar, ya mahkemeye gider ya da konuşur hakkını arar. Ben &#8220;mahkeme, konuşayım, falan, filan, amaaan&#8230;&#8221;</p>
<p><strong>» Kadınlarla ilişkilerin değişti mi?</strong></p>
<p>Askere gitmeden önce çok duygusaldım, mektuplar yazıyordum, şiirler yazıyordum. Ben şiir yazıyordum kızlara.</p>
<p><strong>» Şimdi?</strong></p>
<p>Şimdi nerdeeee. Pat pat. Askerden sonra bitiyor artık.</p>
<p><strong>» Evlendin mi?</strong></p>
<p>İki kere evlendim, iki kere boşandım, bir tane oğlum var.</p>
<p><strong>» Niye bitti evliliklerin?</strong></p>
<p>Hep antisosyalliğimden. &#8220;Bugün dışarı çıkalım.&#8221; Ay niye çıkalım, ben istemiyorum.</p>
<p><strong>» Şiddet var mıydı ilişkilerinde?</strong></p>
<p>Vardı. Bir kız arkadaşımla olan olayı anlatayım: Sinemaya gitmiştik. Onu harbiden çok seviyordum ama. Kavga çıktı kıskançlık yüzünden. Otoparkta kavga ediyoruz. İki tane vurdum zaten, yüzü gözü dağıldı. Öyle çok uzun bir şiddet değildi ama dozu yüksekti.</p>
<p><strong>» Askerden önce de öyle kavgalara karışan bir tip miydin?</strong></p>
<p>Kavgaya karışmak falan hiç yoktu, askerden önce çok sakin bir insandım ben. Şiddete meyilli değildim ama şimdi şiddete meyilliyim yani. O yüzden pek fazla dışarı çıkmamakta yarar var.</p>
<p><strong>» Şimdi nedir ruh halin?</strong></p>
<p>Üç aydır depresyondayım, içime kapanıyorum, evden dışarı çıkmıyorum. Evliliklerimi bitirdikten sonra da kapatmıştım kendimi. Askerden önceki halimle kıyaslıyorum, hiç kopmazdım böyle. Şimdi o kadar bağlı değilim hayata. Bedavadan yaşıyoruz.</p>
<p><strong>» Niye bedavadan?</strong></p>
<p>Depresyona girdiğin zaman hiçbir şey umurunda olmuyor ya. Yakıyorsun her şeyi. Bir boşluktasın artık. Hiçbir şeyden zevk almıyorsun.</p>
<p><strong>MASA DEĞİL TABUT ÇAKIYORUZ<br />
</strong>»<strong> İlk çatışma gördüğünde koltuğun altında kafana başlığı geçirdiğini anlattın. Sonra kulak kestiğinden bahsediyorsun. Bu iki resim arasındaki karelerde neler var?</strong></p>
<p>Sürekli bombalıyorsun abi, sürekli sıkıyorsun, attığın silahın haddi hesabi yok. Namlu bitiyor silahta, namlu değişiyorsun. Takılıyorsun. 100 bin mermide namlu bitiyor, o derece asılıyorsun, takır takır. Gece çatışmalarını izliyorsun ya televizyonda ışıklı ışıklı. Önde giden ışıklı mermiyle arkada giden ışıklı mermi arasında 5 tane de gözükmeyen var. O derece çalışıyorsun.</p>
<p><strong>» Süreç içinde olanları sorguluyor musun?</strong></p>
<p>İlk gittiğinde batıda gördüklerin var: &#8220;Vatan Millet Sakarya&#8221;. &#8220;Allah Allah&#8221; saldırıyorsun. Ama bir süre sonra &#8220;Biz burada ne yapıyoruz abi ya?&#8221; diyorsun. Saçma sapan bir şey: İki kişi onlar vuruyor, üç kişi sen vuruyorsun. Eskiden Trabzon&#8217;da vardı, tavuğun bizim bahçeye girdi, küt. Seninki bizim bahçeye girdi, küt. Doğuda savaş hala öyle devam ediyor. Benim şu andaki düşüncelerimle o zamanki düşüncelerim arasında dağlar kadar fark var. Savaşarak bitecek birşey değil bu&#8230;</p>
<p><strong>» Orada yaşadığın, sana &#8220;Abi biz burada ne yapıyoruz&#8221; dedirten somut bir olay oldu mu?</strong></p>
<p>Hergün bir olay yaşıyorsun. Sürekli cenazeler geliyor. Sürekli&#8230; Düşün, meslek soruluyor; &#8220;Marangoz var mı?&#8221;. Marangoza ne yaptıracaksın, masa sandalye yapacak değil ya tabut çakıyor insanlar sürekli. Bunu anlayacak kadar zekisin, o bile senin psikolojini bozuyor. Sivildeyken hiçbir zaman ölümle yaşam arasındaki sınırda değilsin, orada kaldığın gece ya da gündüz sürekli o sınırdasın. Dolayısıyla bir gün, iki gün, üç gün&#8230; Üzerinde sürekli o baskıyla yaşamaya başlıyorsun.</p>
<p><strong>KİMSE YAŞADIĞI HER ŞEYİ ANLATMAZ&#8230;</strong></p>
<p><strong>Şimdi 19 yaşında olsan, askere aynı heyecanla gider misin?</strong></p>
<p>Gitmem valla, gidersem namerdim.</p>
<p><strong>» Oğluna askerlikte Güneydoğu çıkarsa ne yaparsın?</strong></p>
<p>Güneydoğu&#8217;ya askere gitmesini tabii ki istemem, belki de askere hiç yollamam.</p>
<p><strong>» Kime oy veriyorsun?</strong></p>
<p>Ben BDP&#8217;ye vereceğim vallahi. Türkiye&#8217;nin partisi olsunlar artık.</p>
<p><strong>» Ciddi mi söylüyorsun?</strong></p>
<p>Ciddi söylüyorum. Kürtleri sevmezdim, nefret ediyordum. Kürtleri de seviyorum artık.</p>
<p><strong>» Güneydoğu&#8217;da askerken yaşadığın herşeyi birilerine anlattın mı, yoksa hiç anlatamadığın şeyler var mı?</strong></p>
<p>Kimse yaşadığı herşeyi anlatmaz ki. Kadın kocasından şiddet görür, mahkemeye gider bir kısmını anlatır, bir kısmını anlatmaz. Anlatamıyorsun&#8230; Sonuçta yaşıyorsun, sonra hesaplaşıyorsun. Amerikan filmlerini izlersen Vietnam filmlerinde adam geliyor, kendisiyle hesaplaşıyor. &#8220;Ben yaptıklarımdan hiçbir zaman gurur duymadım&#8221; diyor. &#8220;Benim hatam düşünmeden gitmek oldu&#8221; diyor, &#8220;Şu anda olsa gitmem&#8221; diyor, &#8220;Siz de gitmeyin&#8221; diyor. Bugüne kadar Güneydoğu&#8217;dan gelen kimse çıkıp da &#8220;Gitmeyin&#8221; demedi.</p>
<p><strong>» Sen diyorsun şimdi&#8230;</strong></p>
<p>Ben diyorum.</p>
<p><strong>O ÇEVREYLE FACEBOOK&#8217;TA YAZIŞIYORUM</strong><br />
<strong>» Askerdeyken yaptıkların için kendini suçluyor musun?</strong></p>
<p>Öyle bir suçluluk duygusu yok içimde. Orada bir görev verildi, sen kendi başına yapmadın bunu. Zaman zaman şiddet de gördüm, şiddetin dozunu da artırdım, işin kuralı o. Ama sonuçta devlet oraya götürüyor seni, &#8216;Haydi haydi haydi&#8217; diyor, ondan sonra salıyor topluma. Rehabilitasyon merkezleri olması lazım, devletin bu insanları rehabilite etmesi lazım.</p>
<p><strong>» Tedavi görmek için devlet kurumlarına başvurdun mu?</strong></p>
<p>Niye ben başvurayım ki? Bu devletin yapması gereken bir şey. Ben kendi inisiyatifimle gitmedim ki Güneydoğu&#8217;ya. Ben bunu kendimle ilgili söylenmiyorum, bu toplumsal bir sorun, kendimle ilgili birşey istediğim yok. Oraya gidip gelen binlerce insan var.</p>
<p><strong>» Kendin psikologa gittin mi?</strong></p>
<p>İhtiyar bir psikologum vardı. Ucuz diye gidiyorum, adamın kulakları duymuyor, bağıra bağıra anlatıyorsun. Bir seans parasına üç seans gidiyorsun. En son kız arkadaşımla ilgili mevzuda gitmiştim. Geçen bir gittim, Beyoğlu&#8217;nda ofis mofis kalmamış.</p>
<p>»<strong> Öcalan&#8217;ın geçmişinden, PKK&#8217;nın kuruluşundan falan bahsediyorsun. Bu konularda çok okudun mu?</strong></p>
<p>Tabii. Orada birşeyler yaşadın, o birşeyler senden birşeyler aldı. Ben niye kaybettim bunları diyorsun ve araştırma içine giriyorsun. Okuyorsun. O çevreden yazıştıklarım var nette artık, öyle düşün.</p>
<p><strong>» Nasıl buldun onları?</strong></p>
<p>Face&#8217;den (Facebook) dostluk kuruyorsun, birini ekleyince diğerleri &#8220;A bunun arkadaşıymış&#8221; diyor, onlar da seni ekliyor. Tabii ben orada görev yaptığımı falan söylemedim, &#8220;Tarafsızım&#8221; dedim. Onların ideoloji tarzı ne, düşünceleri ne, kafalarındaki ne, onu anlamaya çalışıyorum. &#8220;Aptalca bir şey sizin davanız&#8221; diyorum, &#8220;Yok öyle değil&#8221; diyorlar.</p>
<p><strong>(Tuğba Tekerek / Taraf)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.lamucim.com/?feed=rss2&amp;p=3448</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Amedi&#8217;ye Mektup</title>
		<link>http://www.lamucim.com/?p=3333</link>
		<comments>http://www.lamucim.com/?p=3333#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Sep 2010 06:33:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kalem</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.lamucim.com/?p=3333</guid>
		<description><![CDATA[Değerli dostum, sizin bulunduğunuz mekânda, nasıl bir sosyal ortamda olduğunuzu bilmiyorum. İnşallah zindan içinde zindan yaşamıyorsunuzdur!… Bulunduğunuz mekânın en kötü yanı zindan içinde zindan yaşatma riskidir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">    Sevgili Dostum İsmail Amedi, sizi selamların en güzeli olan Yüce Allahın selamı ile selamlarım.</p>
<p style="text-align: justify;"> Mübarek ramazan ayınızı, kadir gecenizi ve ramazan bayramınızı da tebrik eder bu mübarek zaman dilimlerinin hepimiz hakkında hayırlara vesile olmasını dilerim…</p>
<p style="text-align: justify;">    Değerli dostum, geçenlerde size bir mektup göndermiştim, fakat cevap alamadım. Söz konusu mektubun elinize ulaşıp ulaşmadığını merak ediyorum… O mektupta da “sitede yayınlamamızı istediğiniz yazılar varsa gönderin değerlendirelim” diye yazmıştım. Bu arada bu talebimizi tekrar etmiş olalım…</p>
<p style="text-align: justify;">    Değerli dostum, sizin bulunduğunuz mekânda, nasıl bir sosyal ortamda olduğunuzu bilmiyorum. İnşallah zindan içinde zindan yaşamıyorsunuzdur!… Bulunduğunuz mekânın en kötü yanı zindan içinde zindan yaşatma riskidir. Bulunduğunuz mekanlarda bazen dışarıda olsa kendisiyle selamlaşmayı bile gereksiz göreceğin kişi ile uzun süre aynı ortamı, aynı odayı, hatta alt üst aynı ranzayı paylaşmak zorunda kalır insan… Asıl insana ıstırap veren bu haldir… Yoksa hakkımızda takdir edilene rıza göstermek, boynumuzun borcudur!.. <strong>Eğer böyle bir sıkıntınız yoksa bunun için ekstradan şükretmelisiniz. Eğer böyle bir sıkıntınız varsa, bunun için ekstradan sabretmelisiniz… Allah yar ve yardımcınız olsun!..</strong></p>
<p style="text-align: justify;">    Değerli dostum, dünya dönmeye devam ediyor. Herkes bir şeylerle meşguldür. Genelde her bir insan kendisine bir şeyi dert/amaç/gaye/hedef edinmiş ve kendisine meşgale olarak seçtiği bu meşguliyetlerle meşguldür. Bazen bazıları için hayati bir mesele olarak görünen bir şey başkaları için basit, hatta gülünç bir mesele olarak görülebilmektedir… Bu konuda daha önce okuduğum ibretli bir hikâyede şöyle bir durum anlatılırdı: Elbiseleri eski olan ve yeni elbise alamadığı için morali bozuk, dertli kederli ve de dalgın bir şekilde kaldırımda yürüyen birisi, birden tam karşısında iki ayağı kesik, yerde kalçaları üzerinde sürünerek gelen birisini görür. Sakat kişi başını kaldırır ve tebessümle bizim dertli/dalgın kahramanın yüzüne bakar. Bizim dertli/dalgın kahraman, silkelenir ve kendine gelir, beyninde şimşekler çakar ve kendi kendine “Yazıklar olsun bana!.. Adamın ayakları yok, ama hayata küsmemiş, çevresine tebessümle bakmaktadır. Ben ise çorabım, eski, ayakkabım yırtık, pantolonum yamalı diye dertleniyorum, kederli ve morali bozuk bir şekilde çevreme negatif enerji yayıyorum!..” demiş ve o andan itibaren kendisini, hayata bakış açısını, dert edindiği şeyleri değiştirmeye karar veriyor…</p>
<p style="text-align: justify;">    <strong>Değerli dostum, bu dünyada dertsiz hiçbir insan yoktur. Bazılarının derdi, elbisesinin yeniliği, süsü, güzelliği iken bazılarının derdi elbise bulamamaktır. Bazılarının derdi, lüks lokanta, restaurant ve otellerde yemek içmek, eğlenmek, milyarlarca para harcamak iken, bazılarının derdi bir lokma kuru ekmek, bir damla temiz su bulamamaktır. Bazılarının derdi, özel doktorlar tutarak düzenli aralıklarla sağlık kontrollerini yaptırmak, beğenmediği saçını, kaşını, burnunu, göğsünü, sağını solunu tamir ettirmek iken, bazılarının derdi basit hastalıklar elinde ilaçsız, bakımsız, çaresiz kıvranmaktır. Bazılarının derdi ömürlerini eğlence merkezlerinde, oyun masalarında, kahve köşelerinde, necis mekanlarda tüketmek iken, bazılarının derdi çoluk çocuğuna helal rızk bulmak için hamallık yapmak, en ağır işlerde günün 12-13 saatini ucuz bir yevmiyeyle çalışmakla, zalim insanların oluşturdukları adaletsiz hukuk metinleri ve vicdansız uygulayıcıları yüzünden suçsuz yere zindanlarda ömür tüketmektir…</strong></p>
<p style="text-align: justify;">    Velhasılı kelam, herkesin kendine göre bir derdi ve meşguliyeti vardır… O halde biz de kendimize bakmalı, neyi dert ve meşguliyet olarak seçtiğimize dikkat etmeliyiz… <strong>Dert ve meşguliyet olarak seçtiğimiz şeyler, uzun vadede istikbalimizi ilgilendiren ve olumlu etkileyen şeyler olmalıdır!..</strong></p>
<p style="text-align: justify;">  <strong>  Tekrar sizi ve sizinle aynı mekanı paylaşan arkadaşlarınızı Yüce Allahın selamı ile selamlarım.<br />
Allah size hayırlı bir çıkış kapısı nasip etsin!<br />
O mekandan çıkana kadar Allah size sabır ve tahammül versin!..<br />
Allah, orada geçen zamanınızı da en güzel ve yararlı şekilde değerlendirmenizi nasip etsin!..</strong></p>
<p style="text-align: justify;">03/09/2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.lamucim.com/?feed=rss2&amp;p=3333</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devrimci Bir Hamle: Evet</title>
		<link>http://www.lamucim.com/?p=3415</link>
		<comments>http://www.lamucim.com/?p=3415#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Sep 2010 14:03:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas]]></category>
		<category><![CDATA[B. Şahin Erdeğer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.lamucim.com/?p=3415</guid>
		<description><![CDATA[12 Eylül’de Türkiye’de yaşayan tüm insanları ilgilendiren önemli düzenlemeler halkın oyuna sunulacak. Türkiye’de yaşayan insanlara şuan yönetilmekte oldukları düzenin 1980 darbesi sistemiyle mi yoksa daha demokratik/görece olarak daha özgür bir ortamda mı yönetilmek istendikleri sorulacak. Resmî ideolojiyi savunanların oluşturduğu oligarşik gidişât ya devam edecek ya da değişen dünya dengeleri sebebiyle halkın talepleriyle daha uyumlu bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>12 Eylül’de Türkiye’de yaşayan tüm insanları ilgilendiren önemli düzenlemeler halkın oyuna sunulacak. Türkiye’de yaşayan insanlara şuan yönetilmekte oldukları düzenin 1980 darbesi sistemiyle mi yoksa daha demokratik/görece olarak daha özgür bir ortamda mı yönetilmek istendikleri sorulacak. Resmî ideolojiyi savunanların oluşturduğu oligarşik gidişât ya devam edecek ya da değişen dünya dengeleri sebebiyle halkın talepleriyle daha uyumlu bir işleyiş tercih edilecek. <strong>Peki bu tercih dönemecinde “Tevhidî çizgi” olarak tanımlanan Müslümanların yaklaşımı nasıl olmalı? İşte bu konuda önemli görüş ayrılıklarının olduğu da aşikâr.</strong></p>
<p><strong>İhtilâfın Teorik Arka Planı</strong></p>
<p>Öncelikle sorunun Demokrasi meselesine külliyen bir red perspektifinden bakan ve tartışmayı itikâdî düzlemde yapan Selefî bakış açısıyla Demokrasi’yi analiz ederek doğru-yanlış yönlerini İslâmî kıstaslara göre ayrıştıran ve bu sebeple durumu külliyen itikâdî bir konu olarak ele almayan yaklaşım tarzı arasındaki ihtilaf olduğunu belirtmeliyiz. Selefî akımlar ve Hizb’ut Tahrîr’in demokrasiyi tamamen reddetmesinin yanı sıra özellikle İhvân-ı Muslimîn-Filistin-Hizbullah ve İran İslâmî hareket çizgisinin diğer kanadı oluşturduğu kaba hatlarla ifade edilebilir. Ayrıca Demokrasi konusu İslâm düşünürleri arasında da yoğun tartışmalara sahne olmuş külli red yerine daha analitik yaklaşmayı tercih etmişlerdir.</p>
<p>Kullanılan Dil’e Dikkat Etmek Gerek</p>
<p><strong>Murat Aydoğdu Kardeşimin Herşeye Karşı Çıkma Sendromu ve Referandum başlıklı makalesi neden Kemalist oligarşinin geriletilmesi için insiyatif almamız gerektiğini çok iyi anlatıyor. Lakin, ben bu tartışmada kullanılan dili sorgulamamız gerektiğini de düşünüyorum.</strong></p>
<p>İslâmî kimi kavramları böyle anlayabiliriz. Bu boyutuyla değerlendirebiliriz. Ancak İslam düşünce dünyasında halen tartışılmakta olan Tevhidin mahiyeti, Demokrasi&#8217;nin konumu ve sınırları gibi konularda tek bir yorumsamayı mutlaklaştırıp tüm Müslümanları bu yorumla yargılayıcı bir dil inşaâ etmek doğru bir yaklaşım olmamalı.</p>
<p>Merhûm Seyyid Kutub&#8217;un taslak bir metin olarak ulaştığı bilinç devresi Şehid olması sebebiyle olgunlaştırılmayı beklerken onun kimi konulardaki yaklaşımlarını İslâm&#8217;ın muhkem nassı imiş gibi algılamak ta ikinci bir yanılgıya sürükleyecektir bizleri. Oysa yapılması gereken şey Kutub’un düşünsel mirasını olgunlaştırmak ve şerh etmek, daha ileriye taşımaktır. Kutub’un Nasır Mısırının tarihsel şartlarında inşa ettiği dil değil, ulaşmış olduğu Kur’ânî bilinçtir geliştirilmesi gereken şey.</p>
<p>Bugün İslam dünyasında bahsini ettiğim klasik ve modern kavramlar üzerinde anlam ve mahiyeti üzerinde tartışmalar yapılmaktadır. Bu tartışmalar yokmuş gibi davranmak beraberinde totaliter ve buyurgan bir söylemi getirmektedir.</p>
<p>Örneğin Demokrasi&#8217;nin tanımı, İslami Kimliğin Demokrasi karşısındaki tutumu, kırmızı çizgileri, olumladığı ve olumlamadığı yönleri konusunda Malik b. Nebi&#8217;den, Ali Şeriati&#8217;ye, Fadlullah&#8217;tan, Tarık Ramazan&#8217;a, Muhammed Abduh&#8217;tan, Muhammed Ammara&#8217;ya, Hasan Turabi&#8217;ye, Karadavi&#8217;ye, Muhammed Esed’e ve Mevdudi&#8217;ye kadar pek çok İslam düşünürünün ufuk açıcı yaklaşımları mevcuttur.</p>
<p>Bu sebeple &#8220;Türkiye&#8217;li Müslümanların çoğunluğunun Türkiye&#8217;deki öncelikli tehditin oligarşik düzen olduğu bu sebeple oligarşinin çözülmesi/geriletilmesi için atılan bir adıma aktif destek olunması gerektiği&#8221;ni savunuyor oluşunu İtikâdî düzleme taşımak ve burada Tevhid-Şirk çatışmasında mahkum etmek doğru bir dil ve yöntem değildir.</p>
<p>Bu açıdan baktığımızda sandık gördüğü yerde boykotu &#8220;iman&#8221;dan görenlerle o sandığın sonuçlarının Müslümanların hayrına mı yoksa şerrine mi olduğunu fıkhedenler arasında bir algılama farklılığı mevcuttur. Bu farklılığa rağmen olayı Tevhid-Şirk düzlemine çekmek açıkça diğer Müslümanları müşriklikle itham etmeye, tekfire sürükleyen itham edici mahkum edici bir dil kullanmaya itmektedir.</p>
<p>Bu dil yıllardır aynı saflarda mücadele eden pek çok Müslümanın arasına soğukluk ve ayrılık sokmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Konuyu Tevhid-Şirk düzleminde ele aldığımızda kişiler arasındaki İslâmi hukuk ta ciddi biçimde değişim göstermektedir. Bu sebeple bir tartışmada şirkle itham ettiğiniz dava arkadaşlarınızla yarın yüzyüze omuz omuza aynı sıcaklıkla aynı hukukla yola devam edemezsiniz. Bu sebeple kullanılan dile çok dikkat etmeli, Tekfirci, dışlayıcı ve ipleri kopartan bir şiddette olaya yaklaşılmamalıdır.</p>
<p><strong>Tartışmada Tutarlılık Sorunu</strong></p>
<p>Öncelikle Referandum konusunda bazı müslümanların tavırlarını açıkçası yadırgıyorum. Ama bu yadırgama bir algılama farklılığına dayanıyor. Demokrasiyi külliyen reddeden bir anlayış yapısı elbette demokrasiye dair tüm argümanları da reddetmelidir. Tutarlılık bunu gerektirir. Lakin Demokrasiyi toptan reddetmeden olaylara yaklaşanlar Demokratik kimi uygulamalara İslami ilkeleri sebebiyle itiraz etmelidirler zaten.</p>
<p><strong>Demokrasiyi imani bir mesele olarak algılayanların tutarlılık adına yapmaları gereken şey demokrasinin tüm aygıtlarından uzaklaşmak olmalıdır. (Dergi çıkartmak, nüfus cüzdanı kullanmak, devletin imkanlarından yararlanmak/burs almak/sigorta yaptırmak vs) aksi taktirde açık bir tutarsızlık içine düşeceklerdir.</strong></p>
<p><strong>Türkiye&#8217;de yaşayan insanların içinde bir kesim olan &#8220;Tevhid merkezli Müslümanlar&#8221; bu açıdan yaşadıkları coğrafyanın gerçekliğinin dışında kalamazlar. Bu denize atlayıp ıslanmadım demeye benzer. Dolayısıyla söz konusu referanduma katılıp evet te deseler hayır da deseler ya da boykot ta yapsalar sonuç olarak bu gerçekliğin bir tarafı olarak gerçekliğin içinde aktif bir rol alacaklardır. Bu sebeple taç çizgisinde durmanın, boykot etmenin de siyasal/aktif bir destek olduğu hatırdan çıkartmamalı.</strong></p>
<p>Şayet bir gerçeklik içinde yaşıyorsak bu gerçekliğe uygun bir fıkıh üretmeliyiz. Benim meselem değil deyip köşeye çekildiğinde o gerçeklik çok daha azgın biçimde seni yutacak. Bu topraklarda yaşayan biri olarak senin çıkarına olan her gelişmeyi desteklemeliyiz. Biz de biliyoruz yasa yapanların &#8220;mutlak adaletten&#8221; beslenmediğini. Ama bunu biliyorum diye kırmızı ışıkta geçmedik hiç!</p>
<p>Anahtar soru şu: 12 Eylül rejimi mi kısmen düzeltilmiş bir anayasa mı bizim yararımıza? Bu sebeple müzmin bir muhalefetten ziyade makul bir duruşu tercih ediyoruz. Herşeye karşı çıkmak ya da kabul etmektense yolumuza bakıyoruz. Ergenekon saltanatına ortak olmaktansa daha olumlu bir mevziye adım atmak için yetmez ama evet diyoruz&#8230;</p>
<p>Planı tutanların planlarını ifşa etme görevimiz referandumla birlikte bitmiyor ki. Türkiye&#8217;de statükonun tasfiyesi Müslümanların yararına mı değil mi? Elbette yararına. Ben Esed Suriyesi’nde yaşamaktansa Türkiye&#8217;de yaşamayı 12 Eylül Türkiyesinde yaşamaktansa Almanya&#8217;da yaşamayı Almanya&#8217;da yaşamaktansa İsveç&#8217;te yaşamayı tercih ederim. Neden kendi Habeşistanlarımızı geri tepelim ki? Neden Müslümanlara kan kusturanların değirmenine su taşıyalım ki? Yetmediğini söylüyor ama mevzi bir kazanım olarak itaat etmeksizin destek veriyoruz. Ama sınav bitti tatil geldi değil sınav son nefese ve her zemin ve vakit devam ediyor&#8230;</p>
<p>Lakin Referandum AK Parti hükümetine verilen bir oy da değildir. Referandumda ülkede yaşayan insanlara daha insani şartlarda yaşamak isteyip istemedikleri sorulacak. Hükümeti onaylayıp onaylamadıkları sorulmayacak. Öyle olsaydı BBP, SP, DSİP gibi muhalif partiler evet demezlerdi.</p>
<p>Bir yönetim şeklinin itikada taalluk eden yanları olduğu gibi itikaddan olmayan yanları da vardır. Şu anki hükümeti en çok eleştirenlerden biri olarak Türkiye’deki bir değişim dönemecinde insiyatif almak sorumluluktur diye düşünüyorum. Tevhidî çizgiye aidiyet hisseden kimi Müslümanların bu bizim sorunumuz değil demelerinin sadece yaşanan gerçekliğe karşı bir iradesizlik beyanı olduğunu da görmek gerekir. “Kürt sorunu, İşçi sorunu, Kadın sorunu Müslümanların sorunu değildir asıl sorun Tevhid sorunudur Tevhid çözülünce her şey kendiliğinden çözülecek” yaklaşımının 12 Eylül versiyonudur Boykot… Ama bu benim irademi elimden almıyor. AK Partici ya da müzmin AK Parti düşmanı/ne yapsa yapsın hayırcı/boykotçu olmuyorum çünkü her iki durum da AK Partinin belirlediği/seni iradesizleştirdiği bir durumdur. Ben kendi irademle eleştiriyorum kendi irademle doğru işlere destek veriyorum. Peygamberler de böyle yapmışlardı. İslam, maruf olanı sahiplenir münker olanı reddeder. Adalet bunu gerektirir.</p>
<p><strong>Bir Müslüman Allah&#8217;ı yok sayan, onu devre dışı bırakan ve hatta kimi noktalarda ona muhalefet eden bir otoriteyi onaylamak için elbette oy kullanamaz. Ama bu soru hem soranı hem de sorulanı şöyle bir yanılsamaya düşürür: Bir Müslüman oy verdiğinde her oy onaylama anlamına gelmez. Bazı durumlarda Müslümanlar egemen olmadıkları şartlarda İslam dışı bazı otoritelere destek vererek kendi stratejilerine yön verebilirler. İslam ile Küfrün eşit seçeneklerle tercihe sunulduğu bir ortamda gidip küfrü tercih etmek elbette itikâdi bir sorun iken, Müslümanların azınlık olduğu ortamlarda iki İslam dışı otoriteden birisini diğerine tercih ederek onu desteklemek içtihadi olarak mümkündür. Çünkü bu tercih Müslümanların yararına olmak üzere yapılır. Resulün siretinde ve Kur&#8217;an&#8217;da buna bir çok örnek vardır.</strong></p>
<p>Ayrıca yapılan demokrasi savunuculuğu da değildir. Çünkü demokrasi blok bir yapı değil ki demokrasi toptan savunulsun ya da reddedilsin. Demokrasinin İslam&#8217;a aykırı olmayan yönleri kabul, aykırı olan yönleri reddedilir. Asıl sorun Demokrasiyi melek ya da şeytan olarak görmekte yatıyor&#8230;</p>
<p>Şayet Müslümanların hayrınadır diye düşünüp Oligarşik despotizmi geriletmek için yapılan düzenlemelere destek olan Müslümanlara Allahın otoritesinden başka bir otoriteyi onaylamakla yani Kur&#8217;an&#8217;daki karşılığı ile Şirk ile itham ediliyorsa böylesi ciddi ve hukuk değiştiren bir itham konusunda tüm fikir ve eylemlerinizin aynı tutarlılıkta olması gerekir.</p>
<p><strong>Yani demem o ki mesele Allah&#8217;ın otoritesinden başka bir otoriteyi tanımak onu meşrulaştırmak ise Devletin nüfus cüzdanını kabul etmek onu taşımak, Demokratik sistemin olanaklarından öyle ya da böyle faydalanmak ta Allah’ın otoritesinden başka bir otoriteyi onaylamak demektir.</strong> Oysa biz diyoruz ki böylesi keskin ve vebal/sorumluluk gerektiren yargılardansa daha sakin ve ayakları yere basan cümleler kurmak lazım. Demokratik sistem şayet -her şart ve zeminde- Allahın otoritesinden başka bir otorite ise/külliyen o zaman Tağut’un polisinden valisinden ve daha bir çok bilmem nesinden &#8220;izin&#8221; alarak yaptığınız her şey şirktir (!) Şayet Allahın otoritesinden başka bir otoriteyi tanımak onun otoritesi olduğuna onun otoritesi sınırları içinde yaşadığını &#8220;kabul&#8221; ediyorsan o zaman askerliğe giden herkes zorla ya da zorunsuz müşrik, tüm memurlar putperest, tüm nüfus cüzdanı taşıyanlar kafirdir(!) mi??? Bir insan Müslümanların çıkarına daha uygun diye mevcut anayasa düzenlemelerini destekliyorsa bu canı gönülden Laisizme/İslam düşmanlığına onay verdiği için midir? Yoksa şuan için atılacak adımın başka bir adım olmayacağını düşündüğü için midir?</p>
<p>Bu mantığa göre Demokratik sistemi külliyen itikâdi bir durum olarak görmeyen, bir yönetim tarzı olarak yaklaşan ve Müslümanların egemen olmasına kadar bu sistem içinde kendisini var kılan onlarca İslam düşünürünü de Allah&#8217;ın otoritesini değil Tağutun otoritesini onaylayan onlara hizmet eden kişiler olarak görmeniz gerekecek. Tutarlılık bunu gerektirir.</p>
<p><strong>Ben açıkça Demokrasinin külliyen şeytanlaştırılmasının Selefi/lafızcı etkiden kaynaklandığını düşünüyorum.</strong></p>
<p><strong>Sonuç olarak 12 Eylül&#8217;de yapılacak referandum bir dönüm noktası. Bu dönüm noktasında Tevhidi düşünen Müslümanların ekseriyeti değişecek Mevcut anayasanın İslami hayat alanını daralttığını ama yapılan değişikliklerin Müslümanların lehine olduğunu düşünüyorlar. Bu sebeple yapılan değişikliklere destek veriyorlar. Verilen bu destek oh oh laiklik ve sistem böyle devam etsin diye değil. Ayrıca ortada İslami bir alternatif filan da yok ve Müslümanlar azınlık durumunda zaten. O halde var olan değişikliği desteklememek aksine var olan İslam düşmanı oligarşiye fiilen destek olmak anlamına geliyor. Yani Kafir-Tağut &#8220;PKK-Ergenekon-Stalinizm&#8221; üçgenine eklemlenmek anlamına geliyor mu?</strong> Bunu da iyice düşünmek gerek. “Sistem” diye total bir yapıdan ve bu yapının hep aynı tepkileri verdiğinden bahsedilemez. “Sistem” olarak tanımlanan irade şayet halkın talepleri yerine kendi köhne işleyişinin devam etmesini istiyorsa o zaman paradoksal biçimde kendi koyduğu seçim sisteminin boykotunu destekleyecektir ki şuan evet’e karşı boykot’u örgütlemesinin ardında bu yatmaktadır.</p>
<p>Hangisi daha iyi? Müslümanların daha rahat bir ortama kavuşmasını desteklemek mi? Statükonun devamını fiilen desteklemek mi? Müslümanlar bu sorunun cevabını vermelidirler…</p>
<p><strong>Sonuç olarak şöyle diyebiliriz: “Oy vermemenin oligarşi tarafından teşvik edildiği dönemlerde oy vermek devrimci bir hamledir.”</strong></p>
<p>Vesselam&#8230;</p>
<p>Haksözhaber.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.lamucim.com/?feed=rss2&amp;p=3415</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dünya Kudüs Günü</title>
		<link>http://www.lamucim.com/?p=3400</link>
		<comments>http://www.lamucim.com/?p=3400#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Sep 2010 09:28:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail HENİYYE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.lamucim.com/?p=3400</guid>
		<description><![CDATA[Bismillahirrahmanirrahim. Hamd Allah’a mahsustur. Rasullerin efendisi Muhammed’e, O’nun ehli ve dostlarına, kıyamete kadar O’nun yolundan yürüyüp sünnetine tabi olanlara salât ve selam olsun. “Yarattıklarına benzemekten münezzeh olan O (Allah) ki, kulunu gecenin bir vaktinde Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya, ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye yürüttü. O, sadece O’dur her şeyi işitip gören.” Arap [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim.</p>
<p>Hamd Allah’a mahsustur. Rasullerin efendisi Muhammed’e, O’nun ehli ve dostlarına, kıyamete kadar O’nun yolundan yürüyüp sünnetine tabi olanlara salât ve selam olsun. “Yarattıklarına benzemekten münezzeh olan O (Allah) ki, kulunu gecenin bir vaktinde Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya, ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye yürüttü. O, sadece O’dur her şeyi işitip gören.”</p>
<p>Arap ve İslam aleminin dünyanın her tarafındaki evlatları! Mübarek Ramazan ayının son büyük Cuma’sında, İran İslam Cumhuriyeti’nin ilan ettiği Dünya Kudüs Günü’nde, Beytu’l Maqdis’ten, Beytu’l Maqdis’in eteklerinden, mübarek Filistin toprağından sizlere sesleniyoruz. Sizlere kuşatma altında; ama dini, sebat ve direnişi sayesinde Allah’ın izniyle aziz Gazze’nin yüreğinden sesleniyoruz. Sizlere hitap ederken Kudüs’ün önemini, mübarek Mescid-i Aksa’nın yüceliğini ve üzerimize düşenleri yeniden hatırlıyoruz. Kudüs’e, Aksa’ya bağlılık; Aksa’yı haydutların elinden kurtarmak ve Beytu’l Maqdis’te cihat nöbeti tutan kardeşlerimize destek için üzerimize düşeni eksiksiz yapmanın gerekliliğini yeniden hatırlıyoruz.</p>
<p>Ümmetimizin evlatları! Sizlere seslendiğimiz bu mübarek günde Kudüs, Siyonist işgalin başlamasından bu yana en tehlikeli komployla karşı karşıya. Yahudileştirmek, yerleşimcilik, insanları evlerinden yurtlarından çıkarmak, Kudüslü milletvekilleri ve eski Kudüs bakanını şehirden uzaklaştırmak; Kudüs’ü Arap ve İslam vasatından çekip çıkararak karakterini baştan başa değiştirmek; Mescid-i Aksa’nın altında devam eden kazı çalışmaları, Aksa’nın şeyhinin, Şeyh Raid Salah’ın tutuklanması; Kudüs’teki kardeşlerimize baskı; Filistin halkının evlatlarının Mescid-i Aksa’da namaz kılmaktan men edilmesi… Kudüs’ün aleyhinde kurulan komplo, son derece büyük..</p>
<p>Şimdi dolaysız müzakereler dedikleri olguya yönelerek o komployu taçlandırıyorlar. Siyonist düşman Kudüs’ün bölünmeyip, haydut İsrail devletinin başkenti olması konusunda ısrarlı. Bu yüzden bugün bir yandan Kudüs’ün yüceliğini, bu yüceliğin bağlayıcılığını, gerektirdiği sorumluluğu ve Kudüs’ü zorbaların elinden kurtarmak için çalışmanın gerekliliğini hatırlıyor; bir yandan da Kudüs’ün karşı karşıya olduğu komplonun karakterini hafızalarımızda canlandırıyoruz.</p>
<p>Filistin ve Filistin topraklarındaki direnişin aleyhine kurulan komployu anımsayalım. Bizden beklenen farkındalığı, halk ve milletlerin geniş çapta harekete geçmesi gerektiğini hatırımızda tutalım. Bu komploların önünü kesmek, Kudüs’teki kardeşlerimizin direnişini desteklemek ve Mescid-i Aksa’nın Müslüman Filistin kimliğini vurgulamak için halk düzeyinde ve resmi olarak, dürüst ve ciddi Müslüman duruşu sergilememiz icap ettiğini unutmayalım.</p>
<p>Değerli kardeşlerim! Bu mübarek günde, şu saniyelerde Arap ve İslam dünyasının başkentlerinde, özellikle de İslam Cumhuriyeti’nin göbeğinde milyonlarca insanın yollara döküldüğünü görüyoruz. Bütün güçsüzleştirme ve asıl davadan; mukaddes Kudüs davasından tecrit etme çabalarına rağmen bu stratejik derinliğin halen dinamik ve aktif bir derinlik olduğuna tanık oluyoruz.</p>
<p>Bunun taşıdığı büyük anlamdan hareketle bütün Arap ve Müslüman topluluklara çağrı yöneltiyoruz: Nerede olurlarsa olsunlar, Dünya Kudüs Günü’nde mitingler, protestolar düzenlesinler. Aynı gün Kudüs’te Yahudiler uluslar arası bir konferans düzenliyor; özellikle de bu durumda Kudüs’ün maruz kaldığı entrikaların önüne geçmek için harekete geçsinler.</p>
<p>Bu, Arap ve Müslüman duyarlılığına karşı arsızca bir meydan okumadır. Bütün değerleri; kanun ve örfleri ayaklar altına almak, masum ve ürkekçe dile getirilen bütün taleplere sırt çevirmektir. Böyle bir günde Kudüs’te bir Yahudi konferansının düzenlenmesi, Arap ve İslam ümmetine fütursuzca meydan okumaktır. Bunu kabul etmiyor, konferansı kınıyoruz. Konferans hükümsüzdür, Kudüs’ün ve Filistin’in doğasını değiştiremeyecektir.</p>
<p>Bu uyduruk konferansa yanıt olarak, Filistin toprağına sımsıkı bağlı olduğumuzun, Kudüs’e; ilk kıble ve üçüncü harem-i şerife sadakatimizin altını çizmek için Arap ve İslam dünyasının çeşitli başkentlerinde konferanslar düzenlenmeye davet ediyoruz.</p>
<p>Arap ve Müslüman dünyanın evlatları! Bu çağrıları yaptığımız sırada hepinizi temin ediyoruz ki: biz kanlarımız ve canlarımızla Kudüs’ü korumaya kararlıyız. Mübarek Filistin toprağını korumaya, Filistin halkının hak ve ilkelerinden taviz vermemeye kararlıyız. Allah’a güveniyoruz; bizi destekleyecek, bize zafer verecek olan O’dur.</p>
<p>Gelecek, halkımızdan ve ümmetimizden yana. Zafer ışıkları ufukta göz kırpıyor… Filistin’in semalarında, ümmetin semasında, işgale karşı sıcak direnişin olduğu Arap ve İslam topraklarında ufukta zafer gözüküyor. İsrail işgaline, Amerikan işgaline karşı, bu ümmete, ümmeti ayakta tutan değerlere ve ümmetin mukadderatına kasteden; İran’da, Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de, Lübnan’da, Sudan; Somali’de ümmetin bütün direniş faktörlerini yıpratmak ve ılımlı denilen ülkeler üzerinden dolaplar çevirmek isteyenlere karşı zafer ışıkları göz kırpıyor.</p>
<p>Evet kıymetli kardeşler! Bu mübarek günde ciddi bir duruşa ihtiyacımız var. Arap ve İslam dünyasının kentlerinde bu günün anısına halk etkinliklerine ihtiyacımız var. Kudüs’e, Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın Müslümanlığına sadakatimizin ve Kudüs’ten taviz vermeyeceğimizin altını çizmek için; Arap veya Müslüman onayı olmaksızın, Arap ve Müslüman aleminin veya Filistin halkının vekaleti olmaksızın Amerikan-Siyonist irade doğrultusunda hareket eden dolaysız müzakerelere reddimizi vurgulamak için halkların hareketine ihtiyaç duyuyoruz.</p>
<p>Kıyamınızı selamlıyoruz ey kardeşler! Sizinle, İran İslam Cumhuriyeti ve doğru yolda ilerleyen liderliğiyle gurur duyuyoruz. Onlar bu günü kutluyor; onlarla birlikte ümmet de kutluyor.</p>
<p>Kudüs gününü bugün kutluyoruz, doğru; ama kalplerde, akıllarda Kudüs her gün var. Şehitlerin kanlarında, işgal hapishanelerindeki tutsak kardeşlerimizin çilelerinde Kudüs var. Yaralılarımızın acılarında, Gazze’nin kuşatılmış insanlarında, Batı Şeria’da takip altında tutulanlarda Kudüs var. Her gün, her yerde Kudüs var. Ve Allah bize iki güzellikten birini, ya zafer ya da şehadeti müyesser kılana kadar Kudüs var olmaya devam edecek. Es’selamu aleykum we rahmetullahi we berakatuh.</p>
<p>israhaber</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.lamucim.com/?feed=rss2&amp;p=3400</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Referandum: Kırılma Noktası</title>
		<link>http://www.lamucim.com/?p=3411</link>
		<comments>http://www.lamucim.com/?p=3411#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Sep 2010 22:48:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali Ömer Esedoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Ömer Esedoğlu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.lamucim.com/?p=3411</guid>
		<description><![CDATA[Şimdi bu yolun sonuna geldik. Bu referandum bir kırılma noktasıdır. Ya statüko miadını doldurup yerini gerçek sahiplerine (millete) bırakacak, ya da daha da güçlenerek çıkacak bu işten.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Türkiye’de sistem, kurumlardaki format sebebiyle kendisini o denli korumaya almış/tı ki aykırı bir kadronun parti kurması bir dert, kurulan partinin seçimlere katılma başarısı göstermesi ayrı bir dert, hele ki seçimlerde iktidara gelmesi apayrı bir dertti. Konulan barikatlar ve görünür-görünmez engeller aşılıp iktidar olununca ise asfalt ve park işleri, biraz da çalışan maaşları dışında hükmetme kudretiniz yoktu hükümet olarak! Partilerin içine sızdıralan ‘’sistem’’ görevlilerinin önemli meselelerin halli sırasında kazan kaldırması ise cabası.</p>
<p style="text-align: justify;">Siz istediğiniz kadar meclisten yasa çıkarın, icraat yapın; Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi gibi kurumlarca iptal ediliyor, yürürlük durduruluyor. Dört yüz on bir oyla meclisten geçip, dokuz oyla Anayasa mahkemesine takılan başörtüsü yasasını hatırlayalım. Bazı alanlarda yasa çıkarmanız bile psikolojik mahalle baskıları ile engelleniyordu. Etrafınız sistem medyası, sermayesi, brokrasisi, yargısı ve ‘zinde’ güçleri ile çevrilmişti. Bunların istemediği bir yasa çıkarmanız veya istemedikleri bir icraatta bulunmanız mümkün değil/di. Bu yapılarla oynamaya başladığınızda ise ortam olgunlaştırılıp bir darbeye maruz kalmanız on yılda bir görülen vak’a-yı adiyedendi.<strong> Hiç birine dokunmadığı halde ve istedikleri her şeyi onlara verdiği halde on bir ay dayanabilmişlerdi Erbakan Hocaya. 28 Şubat kararlarını imzalaması için yaptıkları baskı yüzünden MGK sonrası yüzünden boncuk boncuk ter dökülen Hocanın görüntülerini iyi hatırlıyorum. Hoca içerde imzalamamıştı belgeyi. Sanırım dört martta imzaladı. Gazeteci-yazar Ali Bayramoğlu’na verdiği mülakatta ‘o gün imzalamazsam darbe yapacaklarını söylemişlerdi’ dediğini okudum gazetelerden. </strong>İmzalanmaması halinde postmoderniyle değil, en adi şekliyle darbe yapacaklarını söylemişlerdir. Hocayı asıp, her şehirde aleni işkencehaneler kuracaklardı herhalde. Hocaya laf sayıp, buna rağmen imzalamamalıydı diyenlerin kaçı Hoca asılırken sokağa çıkıp darbeyi protesto edebilirdi acaba?</p>
<p style="text-align: justify;">Hocaya eleştiri yapılacaksa, oyunu kurallarına göre oynamaması üzerinden yapılabilir. Söylemleri ile gereksiz yere azgınları daha yolun başında ürkütüp darbe hazırlıklarına başlamalarını hızlandırması, alternatif bir medya, sermaye (iş dünyası) oluşturmadan, kurumlarda kadrolaşmasını yapmadan bazı söylem ve icraatlarda bulunması Hoca’nın iktidar ömrünü çok kısa kıldı. Bunların yanında iç ve dış konjonktürün de müsait olmaması önemli bir etkendir. Ama tüm bu eksiklerin üstüne ‘rektörler başörtülülere selam duracak’ diye bir laf etmek ve daha ilk günlerden D-8 gibi bir blok oluşturup batıyı da ürkütmek siyasal aklın iyi işletilmeden yola çıkıldığının göstergesi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İnsanların kafalarında bir darbe karşıtlığı ve demokrasi savunmacılığı fikri uyandırma sürecinin ve darbeler konusunda bilinç oluşturulmasının da işletilmesi gereken bir süreç olduğunu belirtelim. Zira algıları değiştirmek zordur. Önyargıları yıkmak ise genellikle insanı çileden çıkaracak kadar yorucu. Özellikle Anadolu insanının on yıllardır asker-polis denince yanılmaz, yanlış yapmaz kurtsal insanlar/yapılar canlandırmaları gözlerinde, işi daha da güçleştiriyordu. Bu dönemde önce bu önyargı-algı sarsıldı. Kurumların milletin oluşturuduğu hizmet organizasyonları olduğu, bu nedenle millete karşı ve millete rağmen yapılanamayacakları zihinlere işlendi. Her insanın, bu arada askerin de polisin de yargıcın da vekilin de devletin de yanlış yapabileceği, kimsenin kutsal ve dokunulmaz olmadığı fikri olgunlaştırıldı. Çete davaları, Ergenekon davası gibi süreçler de bu algının güçlenmesine ve önyargıların yıkılmasına yardım etti…</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bunları niçin anlatıyorum. Bugünü anlamak için tabii. Bugün ‘devlet’ denen aygıtın kutsal bir korkuluk değil de millete hizmet organizasyonu olduğu/olması gerektiği fikri yayılmışsa, yukarıda özetle sıraladığım bazı süreçlerin iyi işletildiğinin işaretidir. Bir binanın sakinlerinin kendi çocuklarını sırayla bina güvenliği için organize ettiğini düşünelim. Kendi paraları ile finanse ediyorlar, kendilerini korumak için hem de kendi çocuklarını. Ama gün geliyor bu çocuklar bina sakinlerine darbe yapıyorlar ve kendilerini kutsal kılıp dokunulamaz kılıyorlar. İşin trajik yanı bina sakinlerinin süreç içinde kendisini ‘darb’ edenleri kutsallaştırması. İşte bu algı gevşetilmeden (hala yıklıdığı söylenemez bu algının) bu yol katedilemezdi. Darbeye karşı olma ve demokrasi (meşru-seçilmiş hükümet yönetiminin) bilincinin oluşturlulması da bu babtandır.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki nasıl yapıldı bu? Halkın doğru bilgiye ulaşması ve doğru algılara sahip olması için alternatif medya oluşturuldu. Anadolu sermayesi desteklenerek alternatif bir ekonomik güç teşkil edildi. Böylece sistemi finanse edenlere karşı demokrasiyi finanse eden bir ekonomik pakt oluştu.<br />
Kurumlarada uyumlu çalışılabilecek kadrolar görevlendirildi. Dış konjonktür gereksiz yere ürkütülmedi. Örneğin IMF gibi bir kredi kuruma ancak yedi yılın sonunda yol verildi. 23 milyar doarlık borcu 7 milyar dolara düşürüp bundan sonra da borç alınmaya ihtiyaç kalınmadığı söylenerek 50 yıllık IMF ipoteği aşıldı. İlk günden biz bu IMF’i göndereceğiz, sömürü düzenini bitireceğiz dense dış konjonktür ürkütülür ve olumsuz bir süreç başlardı… İçte de darbecilerin eline koz verilmemeye çalışıldı. Hükümetin İstihbarat ve güvenlik alanındaki yetkilerini kullanması da kendisine karşı girişimleri önceden boşa çıkarmasına sebep oldu. Oluşan bu güven ortamında bazı savcı ve yargıçların da (sırt üstü bırakılmayacakları güveniyle) cesaretle demokrasi adına darbeye dava açması hükümetin elini güçlendirdi.<br />
<strong>Daha 7-8 yıl öncesine kadar bir astsubayın adi bir suça karışmasına karşı hiçbir işlem yapılamıyorken şimdi orgenerallerin kodese tıkılabilmesi katedilen mesafenin en net görüntüsü olmalı.İşkencenin en azından polis merkezlerinde sistematik düzeyden münferit düzeye inmesi (ki tecrübeler ve tanıklıklar ile sabittir) yine önemli bir aşamadır.Özgürlüklerin hissedilir şekilde artmasını ve ekonomik alandaki göreli başarısını da yine her insaflı kişinin takdir ettiğini düşünüyorum.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Geçelim tüm bunları. Tüm bu anlattıklarımı önemsiz görüp daha köklü değişimlerin olması gerektiğini düşünenlere kesinlikle hak veriyorum. İşte bu referandum bu yüzden çok önemli. Çünkü son yedi sekiz yıldır elde edilen tüm kazanımlar neredeyse suya yazılmış gibidir. Tüm kazanımların kalıcı hale gelmesi ve daha köklü kazanımların elde edilmesi ancak bu kazanımların anayasal güvenceye alınmasıyla mümkündür. Bu da anayasanın tümden değişmesi ile olacaktır, ki başbakan birkaç gün önce genel seçimlerden hemen sonra anayasayı tamamen değiştirme sürecini başlatacaklarını açıkladı basına.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İtirazları duyar gibi oldum; iyi ama tamamen değişen bir anayasa oylaması değil ki bu! Doğru, değil. Anayasanın Tamamen değişmesinin önündeki engelleri kaldıran minik bir anayasa değişikliği paketini oylayacağız. </strong>Zira meclisin yaptığı bir yasayı iptal etme yetkisi bulunan kurumların yapısını değiştiriyor bu paket. Bu kurumlarda oluşturulan kastı yıkıyor. Sadece belli kişilerin görev aldığı bu kurumlara artık farklı düşünen kesimlerden de ehil olanlar girebilecek. Örneğin HSYK’ya ilk derece mahkemelerinden de hakim ve savcılar girecek. Hem de kendi aralarında yapacakları seçimle. Böylece HSYK’ya önceden belirlenmiş ‘özel’ kişilerin girmesi sona erecek. Ve dışarıdan bu kuruma gireceklerin sayısı on. Bunun dışında Cumhurbaşakanı da oraya dört kişi gönderebilecek. Anayasa mahkemesinin de yapısı değişiyor bu paketle. Yaş kararlarına yargı yolu açılıyor. Asker suçluların darbe ve benzeri suçlarına (teşebbüslerine de) sivil mahkemelerin bakması ve sivil kişilerin askeri mahkemelerde yargılanmasının önünün kapatılması da önemi haiz değişikliklerden.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anlayacağınız bu referandumda sistemi oylayacağız. Kemalizmi oylayacağız belki de. Ülke kurumlarının halka açılmasını, böylelikle bu kurumların halka rağmen ve hatta halk karşıtı mekanizmalar olmaktan çıkışını oylayacağız. Bu nedenle herkesin yaşadığı bu ülkenin kaderi konusunda duyarlı olması gerekir. Düşünün</strong> İslam ülkelerinin tümünde krallık ve baasçılık değil de seçim olayı olsa idi, bugün hangisinin başında aşağılık baasçı oligarşi veya Amerikan uşağı onursuz krallar olurdu. Sistem dışında kalmak ise oyun dışında kalmaktır. En kötü yorumla gardiyanlarımızı seçiyoruz. Bizi hergün dövecek olan ile ayda yılda bir dövecek olan arasında tercihte bulunmamak neyle açıklanabilir ki?<br />
Çoğunluk olduğumuz ülkelerde nasıl idare olunacağımız ile ilgili duyarsız kalmak, eğer ideolojik tavırdan kaynaklanıyorsa söylemeliyim ki bu ideolojik tavır miadını tamamlamıştır. Onların istediği de bu zaten. Biz hiç oralı olmayalım, onlar istedikleri gibi bize zulüm etme sistemlerini ilelebed devam mı ettirsinler?! Oy kullanmanın tevhide zarar getireceğine dair fikriyatın ideologları bile terk etti bu fikri. Yaşadığımız ülkelerin gerçek sahipleri bizleriz. Bir kısım azgın azınlık bizi idare ediyorsa yine siyasi aklımızı iyi işletemediğimizdendir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Şimdi bu yolun sonuna geldik. Bu referandum bir kırılma noktasıdır. Ya statüko miadını doldurup yerini gerçek sahiplerine (millete) bırakacak, ya da daha da güçlenerek çıkacak bu işten.</strong> Evetçi kanaat önderleri de, hayırcı kanaat önderleri de bunu söylüyor. Hayırcılar açıkça söylüyor bunu. Gerçekte böyle olmasa bile bu yönde bir algı yaratıldığından, algı doğrultusunda sonuç verebilir. Bu algı bilerek de yaratılmış olabilir. Ki hayır çıktığında geriye dönüşü imkansız ‘darbeler’ yaşansın. Sırf bu algının gerçekleşmemesi için bile olsa evet demelidir sorumluluğunun bilincinde olanlar. Kaldı ki, güvenilir Müslüman alimler ile kanaat önderleri ve mütedeyyin bazı STK’lar da bu yönde açıkça görüş bildirdiler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bu sıradan bir seçim değildir. Ülkenin kaderi (bizim kaderimiz) ile ilgili önemli bir saf seçme olayıdır. Kullanılmayan her oy ergenekoncu-kemalist-laikçi cenahın hanesine yazılacaktır. Bu vebali taşıyamaz hiçbir duyarlı insan. İnadından inmeyenleri tarih de afftetmeyecektir, Allah da. Daha fazlasını söylemeyelim ama <em>Alexis Carrel</em>’in şu veciz sözünü hatırlayalım: ‘’Kurtarılması imkansız olanları kaderleriyle baş başa bırakmak gerek.’’</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<div><strong></strong></div>
<p style="text-align: justify;"><strong></p>
<p style="text-align: justify;">Son söz; Kaderimiz irademiz, irademiz kaderimizdir!</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p> </p>
<p></strong></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ali Ömer Esedoğlu   -     <a href="mailto:iletişim@lamucim.com">iletişim@lamucim.com</a></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.lamucim.com/?feed=rss2&amp;p=3411</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MHP ve BDP’liler Sarılıp Çak Yaptı!</title>
		<link>http://www.lamucim.com/?p=3404</link>
		<comments>http://www.lamucim.com/?p=3404#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Sep 2010 13:43:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[haber7]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.lamucim.com/?p=3404</guid>
		<description><![CDATA[Ak Parti Genel Merkez Kadın Kolları Başkanı, Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin Tv8 Ankara Temsilcisi Erkan Tan’ın sunduğu, Erkan Tan ile Başkent’ten programının bu sabahki konuğuydu. MHP’li yöneticilerin, BDP’nin zaten evet diyeceği yönündeki iddialarına yanıt veren Fatma Şahin çok tartışılacak bir iddiayı ortaya attı. Şahin, parti kapatmalarla ilgili maddenin TBMM’de görüşülürken düşmesi üzerine BDP Milletvekilleri ile [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ak Parti Genel Merkez Kadın Kolları Başkanı, Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin Tv8 Ankara Temsilcisi Erkan Tan’ın sunduğu, Erkan Tan ile Başkent’ten programının bu sabahki konuğuydu.</p>
<p><strong>MHP’li yöneticilerin, BDP’nin zaten evet diyeceği yönündeki iddialarına yanıt veren Fatma Şahin<br />
çok tartışılacak bir iddiayı ortaya attı. Şahin, parti kapatmalarla ilgili maddenin TBMM’de görüşülürken düşmesi üzerine BDP Milletvekilleri ile MHP Milletvekilleri’nin elleriyle birbirlerine çak yaptığını ve sarıldıklarını kendi gözleriyle gördüğünü ve dehşete kapıldığını söyledi.</strong></p>
<p>Şahin, “Siyasi parti olmadan ülkede demokrasi olmaz. 8. madde parti kapatmayı zorlaştıran bir kanundu. Dünyada bizden fazla parti kapatan millet yok. Şimdi biz bunu zorlaştıralım diyoruz ama 6 ay önce kapanan parti buna oy vermedi.” diyerek de BDP&#8217;nin tavrını eleştirdi.</p>
<p>Haber7.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.lamucim.com/?feed=rss2&amp;p=3404</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kadrini Bilemedik</title>
		<link>http://www.lamucim.com/?p=3396</link>
		<comments>http://www.lamucim.com/?p=3396#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Sep 2010 13:01:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serbesti</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Şiirler]]></category>
		<category><![CDATA[Serbesti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.lamucim.com/?p=3396</guid>
		<description><![CDATA[Ezberinde hesaplar; ‘bin ayı böl geceye’

Acep kaç tespih bitti, karlı iş koy köşeye

Saya saya biter mi, yaptığı her ‘nafile’

]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Resul der ki: Rabbim kavmim/toplumum/ümmetim bu Kur’an’ı mehcur/terkedilmiş/dışlanmış bıraktı.” FURKAN/30</strong></em></p>
<p>Kadrini bilemedik heyhat ‘geceye’ daldık,</p>
<p>Senle ömre bedeldi gerçeği anlamadık</p>
<p>‘Gece’ dedik aradık, yakındın göremedik</p>
<p>Dönüp dolaştık sensiz, ezberi bozamadık.</p>
<p>***</p>
<p>‘Gece’ dedi büyükler ‘ara ki sen bulasın’</p>
<p>Kayıp olan neydi ki oltaya tutturasın</p>
<p>Kerameti gündüzde gecede mi sanırsın?</p>
<p>Kelamı görmez isen böylece aldanırsın.</p>
<p>***</p>
<p>Ezberinde hesaplar; ‘bin ayı böl geceye’</p>
<p>Acep kaç tespih bitti, karlı iş koy köşeye</p>
<p>Saya saya biter mi, yaptığı her ‘nafile’</p>
<p>Hiç anlamadan da işte ulaştı bak sahile!</p>
<p>***</p>
<p>Oysa o ‘gece’ bir nefesti, yepyeni direnişti,</p>
<p>Hayata anlam katan, ötelerden bir sesti,</p>
<p>Değerliydi gece ki, onda ömür gizliydi,</p>
<p>Ölüyü diri kılan, ömür’ce dirilişti.</p>
<p>***</p>
<p>Gece ki mazlumların gözyaşları silindi,</p>
<p>Gece ki zalimlerin fermanları yazıldı</p>
<p>İlk kez bu gece, öpüldü yetimlerin alnı</p>
<p>Kölelerin sırtından çekildi demir kamçı.</p>
<p>***</p>
<p>Karanlığın bağrını nurla yaran hançerdin</p>
<p>Cehaletin sonunu gelişinle getirdin</p>
<p>Allaha kul olmanın eşsiz zevkini sundun</p>
<p>Gerçek özgürlüğün sen, muştusunu duyurdun</p>
<p>***</p>
<p>Şimdi sensiz geceler ‘ihya’ edilir oldu</p>
<p>Senden sonra geceler yine zülumat doldu</p>
<p>Açmış iken güllerimiz teker teker soldu</p>
<p>Sen yokken ‘gecemizde’ elbet bilinen sondu.</p>
<p>***</p>
<p>Böyle mahzun koma sen, gel yine bir ‘gecede’</p>
<p>Kıymetin kadrin olsun, şeref ver ömrümüze.</p>
<p>Ab-ı hayat sun bize, döndür pak özümüze</p>
<p>Sen’le doğsun her gece, yıldızlar üstümüze.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.lamucim.com/?feed=rss2&amp;p=3396</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
