Lanetli Mozaik
8
Yazar: Sait Kotan Tarih: 24 Temmuz 2010
Görmelisiniz bize yapılanları. İşte ben bu yüzden bir şair, işte tam da bu yüzden bir yazar olmak istemiyorum. Kelimelerin yetmediğini iyiden iyiye anladığım bu çağda bir ressam olmak istiyorum. Fakat bana bu coğrafya büyüklüğünde bir tuval bulmalısınız. Milyonlarca renk de yetmiyor bana. Siyahın aslında o kadar da siyah olmadığını görüyorum. Sanki beyaz hiç var olmamış gibi… Hayallerimizin ucunda bize kurtuluş umudu veren o ışık bile bu karanlıkta mat duruyor. Katran üstüne katrandan şekiller çizsem dahi anlatamam bu karanlığı.
Vitrinlere bakıyorum, iki mahallenin değil, iki ayrı dünyanın vitrinlerine bakıyorum. Sonsuz bir uçurumu anlatacak bir siyah arıyorum. Lanetlenmiş bir şehir var karşımda. İki boyutlu bu şehirde kartondan insanlar, kartondan evler, kartondan ağaçlar, kartondan düşler, kartondan yaşam serüvenleri görüyorum. Artık hayal meyal hatırladığım dünyada ağaçlar ellerini göğe kaldırır ve kutlu bir duaya dururlardı. Burada ağaçların elleri kurumuş, başını kaldırmış öylece göğe bakıyorlar. Bir sayha sonrası lanetli şehir insanları gibi dizleri üstüne çökmüş öylece göğe bakıyorlar.
Kartondan insanlar farkında bile değiller markalara sattıklarından beri ruhlarının bir camekânda asılı durduğunun. Farkında değiller toprağa basmadıklarının, farkında değiller toprağın beton bir lahit içinde tam da İstanbul İl Tarım Müdürlüğü önüne gömüldüğünün. Farkında değiller kulaklarına gelen sesin bir mp3 player’den gelmediğinin. Sabit bir noktaya bakan otobüsteki adamın müzik listesinden kendine bir sayha seçtiğinin farkında değiller. Yalnızca bir sayha başkası değil, sonra toplu taşıma araçlarının koltuklarında oturup kalır, sabit bir noktaya bakar bu şehrin insanları, seçtikleri başka bir şey değil. Hatırlamıyorum hangi şehir yok olurken kulakları duymaz bir şekilde yürüyen insanlara dönmüştü. Hangi şehrin insanları yok olurken ruhlarını gardıroba asmış ve onun yerine elbiselerini giymişti. Hatırlamıyorum hangi şehrin insanı için anlaşamasınlar diye yeni kelimeler bulunmuş ve anlamamaktan, anlaşılmamaktan ölmüştüler.
Bu şehirde her şey lanetli bir mozaik gibi duruyor. “Farklılıkların zenginlik olduğu” söylenen bir mozaik… Farklılıkların sadece mozaiği tamamlamak için var olduğu bir ve her birinin bir mozaik taşından başka anlamı olmadığı bir mozaik. Ben şaşkınca şehre bakıp kafamda resimler çizerken sigarasını bana doğru üfleyen, şu pahalı marka kahvelerin satıldığı cafe’de oturan ve mozaiğin bir parçası olmuş kırmızı ve mavi başörtülü kızlar, bu mozaik içinde gizlenerek, kendilerini herkes farklı olduğu için fark edilmeyeceklerini düşündükleri bu karmaşanın içine atmışlar. “Hayır, ben sizden o kadar da farklı değilim beni de alın mozaiğinizin içine, beni de alın lanetinizin içine, mozaiğinizde kaybolmak istiyorum, benim sigara dumanımı da alın kendi dumanlarınızın içine. Evet, Cohen dinlersiniz, ben de dinlerim. Siz Rahman Suresi dinlemeseniz de kabulüm. Şu lanet olası mozaikte ruhu donmuş bir taş olmak istiyorum. Saçlarım görünmese de yukarıdan balkıdığında aranızda kırmızı bir baş olmak istiyorum. Elime boyalar alacağım, Rahman Suresini duvarlara Grafiti ile yazacağım. Biz de sevebiliyoruz, bakın biz de sizin gibi kariyerimiz için evlenmiyoruz. ”
Bir sayha sonrası bakmışsın bir mozaiğe dönüşmüş koca şehir. Evet, sözümde sadığım ve evet size vaat ettiğim azabın içinde bir mozaik taşına dönüştü ruhlarınız. Alındı ruhları Mevlevi dervişlerinin, ne olursa olsun yine gelme cüretini gösterenlerin yanında sergilendiler. Şark’ı garbın köşesine sıkıştırıp öldürdüler, cinayet mahallinin adını “şark köşesi” koydular. Canavarca hislerle çok insan öldürdüler ve her birinin bir uzvunu kesip farklılıklardan müteşekkil bir ceset meydana getirdiler. Modern çağın tanrıları şimdi de ona bir ruh üflemeye çalışıyorlar. “Senin kalbin, benim aklım, onun bileği, hepsi var bu cesette” diyorlar bize insan uzuvlarından müteşekkil bir koleksiyon pazarlıyorlar. Kimisi aklı orada olduğu için, kimisi kalbi orada olduğu için kimi bileğine göz diktiği için talip oluyor bu koleksiyona ve dokundukça ruhları lanetlenip cesedi canlandırıyor. Modern çağın tanrıları sevinç kahkahaları atıyorlar televizyon programlarında. Bense bağırarak uyanmak istiyorum: “Çatışıyorum, öyleyse varım”
Bu yazı daha önce Kuyu Dergisi’nde yayımlanmıştır.
08-04-2010 23:00
Bağdat Caddesi
İl Tarım Müdürlüğü Civarı
Düzenleme: 12-04-2010 12:42
“Hatırlamıyorum hangi şehir yok olurken kulakları duymaz bir şekilde yürüyen insanlara dönmüştü. Hangi şehrin insanları yok olurken ruhlarını gardıroba asmış ve onun yerine elbiselerini giymişti. Hatırlamıyorum hangi şehrin insanı için anlaşamasınlar diye yeni kelimeler bulunmuş ve anlamamaktan, anlaşılmamaktan ölmüştüler.”
Evvela yukarıdaki satırlar gibi değerli birikiminizin pasajlarını bizimle paylaştığınız için sevinç ve umut doluyuz.
“Modernizme eleştiri” çok iyi bir kalkış noktası, gidişata isyan noktasında. Ama ben yazınızı okurken sanki o hepimizin beklediği ama nadiren bizi yakaladığı ilhama garkolmuş bir haliyeti ruhiyeyi yakalamadığınızı ve bundan dolayı içinizdeki çoğu şeyi yutkunarak yazdığınız hissi doğuyor bende. Haksız mıyım?
Selam değerli kardeşime,
öncelikle lamucim sitesine hoşgeldiniz
yazına gelince istanbulu gezmiş biri olarak duygularımı ,gördüklerimi,hislerimi çok güzel tercüme etmişsin.özellikle bazı satırları ikişer defa okudum.ellerine sağlık çok güzel olmuş.
Dostlarım selamun aleykküm!
Hoşbulduk arkadaşlar. Bundan sonra burada acizane karaladıklarımızı yayınlayacağız. Bir faydamızın dokunmasını diliyorum.
Esasında bu yazı bir modernizm eleştirisi olarak duruyor. karamsar bir yazın üslubu kullandığımı kabul ediyorum. Bu yazıyı yazdığım saati ve bulunduğum yeri özellikle belirttim. Aranızda istanbul’a gelenler Bağdat Caddesini bilirler. Modernizm’in, sekülerizmin görüntüsünün iyiden iyiyie sirayet ettiği bir mekandır burası. Tümden betondan oluşan bu yapının ortasında tarımla ilgilenmeyen bir tolumun içinde “İlçe tarım müdürlüğü” bulunuyor. Bizim toprakla bağlarımızın kopmuş olması ile Allah’la bağlarımızın kopması da neredeyse aynı zamana tekabul ediyor.
Benim okumaya bakış açımla ilgili bir yazı bu. İnşaallah burada “Okumak” ile ilgili bir yazı da yazmak istiyorum. Benim okumaya kattığım anlam çevremde bulunan herşeyi okunacak bir hale getiriyor. Yukarıda ortaya çıkan sonuç esasında okumaya yüklediğim bu anlamla da ilintili bir durum. Bu anlamda çevremde oluşan herşey bir alegorik düzen, bir sembolik mesaj içeriyor. Esasında yazıda dillendirdiğim şey benim bir anlamda çevremi okumamla ilintili ve hakikaten böyle bir karanlık görmemiş olsam bunu yazmazdım.
Selam ve Dua ile…
Allah’a emanet olun. Zira o emanetlerini asla zayi etmez. Esenlik yurdunda buluşmak dileğiyle.
Aramıza hoşgeldiniz…
Hikmetli yazılarınızı bekleriz…
Esselamu Alkeyküm…
Muhtertem Ağabeyim aramıza hoş geldiniz.
wesselam…
ancak kısa olup ,çabuk bitişi hoşuma gitti…
Ben halkım,varsayalım sokaktan geçerken ,rüzgarın esmesiyle ayaklarıma çarpan bir gazete parçasından alıp okumaya başladım bu yazıyı. Okumaya başlar başlamaz, korku bulvarlarında dolaşmaya başlamış biri gibi hissederken buluyorum kendimi , ama bir türlü korkma pahasına da olsa elimden bırakamıyorum yazıyı, sonuna kadar okuyorum…bitirdiğimde sanki karanlık sinemada tek başına korku filmi seyreden biri gibi ürperti ve korku hissediyorum …başımı kaldırıp insanlara bakıyorum hepsini karton dan ,tek kendimi etten-kemikten farzediyorum,yabancılık çekiyorum, yine içim ürperiyor…korku hepsi bu…gerçekte/ doğruda olsalar daha sempatik bir kalem tercihi ile anlatılamazlar mı? (bu benim görüşüm,belki birileride bu tarzı seviyordur) Okumaktan kaçmak isteyeceğim bir yazı türü…
bitene dek tek cümlesinde bile sıkılmadığım bir yazı daha. duygu var, hikmet var, bilgi var, edebiyat var, felsefe var… tümü yer bulmuş kendine bu yazıda. hem de ayakları yere basa basa.
lamucim’e hoş gelmiş Said Kotan kardeşimiz.
sılav û evin…