Cezaevi Mektupları-55
10
Yazar: Ezberbozan Tarih: 27 Temmuz 2010
Sevgili kardeşim M…’e
Hayat boyu kesintisiz başarılar ve mutluluklar dilerim, kardeşim!
Sen şu an kalabalıklarının arasında kurduğun tezgâhın gerisinde oturmuş geleceğinle ilgili hesaplar yaparken, altında ezildiğin ağır borç yükünden kurtulmaya çalışırken, kendi kaderini değiştirerek çocuklarına güzel bir gelecek hazırlamaya yoğunlaşırken ben gözümü sadece iplerimi koparacağım ve özgürlüğüme kavuşacağım günlere dikmiş, beklemedeyim. İkimizin de kendimize göre dert ve sıkıntıları vardır kuşkusuz. Hâlbuki bir zamanlar masumiyetin deryasında yüzerken ne de rahattık! O zamanlar dert yoktu, endişe yoktu, vicdan azabı yoktu, sorumluluk yoktu. Her ne yapıyor olsaydık haklıydık ki, masumduk ki yapıyorduk.
Sabahları horozların kadifemsi sesleriyle uyanır, aziz babanın Yasin tilaveti sırasında namazlarımızı kılar, sıkı sıkı giyinir ve odun sobası üzerinde kaynamakta olan kavurmalı çorbamızın buharında ısınırdık. Derken hayvanları sağmaktan dönen yorgun ve çilekeş ananın hazırladığı sofranın üzerine bir simit halkası gibi yerleşir ve oldukça geniş olan derin leğende hep birlikte çorbamızı içerdik. İştahımız, toprağın suya iştahından az değildi. Çünkü az bir gecikme ve dalgınlık bir kavurma parçasını kaybetmemize neden olabilirdi. Kaybetme, mahrum kalma riski çorbayı dünyanın en güzel yemeği haline getirirdi, kuşkusuz. Kol kola tabağa dalan kaşıklarımızın çıkardığı müzikal sesler olmasaydı ve masumiyetimizden odamızın tavanına yükselen cıvıltılarımız olmasaydı çorba bu kadar lezzetli, iştah bu kadar kabarık ve hayat bu kadar renkli olur muydu?
O zamanlar bir zeytini tek vuruşla bitirme şansımız da yoktu, vasatı o zeytin tanesini üç ağız partisiyle tüketmemizdi, yoksa israf olurdu. Derken çay bardağını erken bitiren aynelyakin bir müsrif yahut kınanması gereken bir oburdu, tastamam. Şehrin dondurması, tatlısı, gofreti bisküvisi yoktu elbette ama yine de mutlu ve alabildiğine şendik. Şehrin tozlu dumanlı ıvır zıvırları yerine tabiat ananın kollarıyla uzattığı yeşil bademimiz, cevizimiz, armudumuz, üzümümüz, narımız, karadutumuz ve envai çeşit vitamin dolu ekşi acılı otlarımız vardı. Elimize aldığımız tandır ekmeğini dondurma niyetine emer, fırın ekmeğini peynir misali tandır ekmeğiyle tüketmeye bakardık. Kavun ve karpuzun fırın ekmeğiyle şehirden geldiği gün kendimizi Allahın cennetinde hissettiğimiz gündü ki o cennet bostanın mahsullerini kabuklarına kadar afiyetle yerdik. Yemişlerin el altında olmaması onları ne kadar değerli kılardı, hatırlıyor musun? Uzun yollar kat ederek bahçeye ulaşır, ağaçlara tırmanır, koltuk misali dallarında bir kuş mutluluğunda oturur, elmayı, eriği yer, cebinimize koyarak tırmandığımız ceviz ağacımızın üstünde taşımızı çıkarır, salıncak misali dallarda riskle cevizimizi kırar ve dudaklarımızla ellerimiz kına karası oluncaya dek yerdik taze ceviz içlerini. Baharda çıkan çağla unutulur mu hiç? Çekirdeği acı olan badem ağacımızın çekirdeğini çıkarır, yeşil kabuklarını tuzlar ve yerdik, dişlerimiz dayanana kadar. Kayaların yüksek yamaçlarında yeşeren acı otlar ulaşılmazdı, bu yüzden hasret kalırdık onlara ve bu yüzden ölümüne onlara yetişir, onları koparır, yer, yapraklarını şişirir ve patlatarak eğlenirdik. Ah ne güzel günlerdi o günler! Tabiat ananın o yemyeşil efsunlu kucağında ne güzel yetişirdik? Vitamin dolar, aşı depolar ve tüm mikropları bertaraf eder; havası, suyu, meyveleri, sebzeleri ilaç ilaç tenimizi ve ruhumuzu beslerdi, mevsim mevsim…
Hani parklarımız yoktu eğleneceğimiz. Kendimiz doğal parklarda büyümesini bilirdik ama: Kışın evlerin damından kar kütleleri üzerine atlar, diz boyu karlar üzerinde takla atar, yokuşlardan aşağı kayar, kartopu savaşlarına katılır, buz sivri kılıçlarla müsabaka yapardık. Damları hep beraber temizlerken harcadığımız enerji tüm spor faaliyetlerinden üstündü. Hani küçüktük, masumduk, temizdik o zamanlar! Herkesi ve her şeyi severdik. Naylondan veya mikadan oyuncaklarımız yoktu bizim ama yürüyen, sürünen, sıçrayan ve uçan canlı oyuncaklardı bizim: Kaplumbağaydı, kirpiydi, çekirgeydi, yusufçuktu, kertenkeleydi, uğur böceğiydi, rengârenk kuşlardı, bizi peşlerinden koşturan ve kahkahalara boğan. Akrep, yılan ve zehirli böceklerden kaçardık ama yine onları merak eder ve gizli gizli severdik. Yılan savaşına çıkardık çıkmasına lakin onları gördüğümüzde arkamıza bakmadan kaçardık. Kimi zaman yastıklarımızın altından çıkan sarı akrepler tüylerimizi diken diken yapardı, korkudan. Yalnız bizi eğlendirmek, yalnız korkutmak için çıkarlardı sanırdık. Bizi soktukları ve bize zarar verdikleri yoktu onların! Yusufçukları kuyruklarından yakalamak için ayak parmaklarımızın ucuna basar, usulca sokulurduk onlara ve soluk soluğa hayatın heyecanını yaşardık, bütün ruhumuzla. Kimi zaman uğur böceklerini parmak uçlarımızdan uçurur, kayboluncaya kadar onları takip eder ve tam da kaybolduğu koordinattan müstakbel sevgilimizin kıblesini bulmaya çalışırdık.
Hatırlar mısın, o zamanlar bize harçlık veren yoktu, cebimizde yoktu paramız ama milyonerdik: Ayva ağacımızdan kopardığımız gıcır gıcır yaprak paraları demet demet sayar ve gönül zenginliğiyle alışverişimizi yapardık, şakadan. Sapanlarla kuş avına çıkar, boy boy yükselen çalılar arasında saklanarak kuşları gafil avlardık. Ne meyvelerimiz ne de sebzelerimiz böyle hormonluydu. Tandır ekmeğimizi, tuzumuzu, bıçağımızı urbamıza koyar, inerdik bahçeye. Sulu ve pembemsi domatesler, kıtır kıtır yavru salatalıklar, salkım salkım üzümler bizi bekler, vitaminin her türüyle takviye ederlerdi.
Dağlıydık o azmanlar; sert kışların ve serin yazların tertemiz çocukları… Arabamız, trenimiz, uçağımız böyle motorlu, cansız, duman tüten ve çığırtkan sesler çıkaran makineler değildi: Attı, eşekti, katırdı, bizi taşıyan. Devasa katırımızı hatırlar mısın? Hani onun üstünde kendimizi bulutların arasında uçmakta olan bir uçakta hissederdik. Ahlakı sertti, bizi döverdi, kızardı bize ama yine de güçlüydü, akıllıydı, kurnazdı ve bir sofu gibi bize itaat ederdi. Gönlümüzde o kadar sevgili ve takvalı idi ki bir Allah’a ibadet etmediği kalmıştı. Belki de O’na geceleri gizliden yalvarıyordu da biz bilmiyorduk. Hani o zamanlar zayıftık, güçsüzdük ve yalnızdık. Büyüklerimizse okurdu uzaklarda. Büyük çocuklar bize zulmederlerdi. Hani belki de bu yüzden güçlü katırımızı çok severdik. Ne de olsa güçlü olan bir şeyimiz vardı o zamanlar: Kına kırmızısı, zeki ve o mümin katırımız!
Bir de güçlü bir babamız vardı yorulmak bilmeyen. Bir dağ gibi heybetli, bir kale gibi yıkılmaz, bir çınar ağacı gibi dimdik ve baş eğmez bir baba! Kartal bakışlıydı hatalarımızın üzerinde, yalpaladığımızda bir şşşşıııııt demesi vardı ki iliklerimize kadar tesir ederdi.
Ah ne güzeldi o zamanlar! Ne kadar da yakındık birbirimize! Yüreğimiz ne kadar tertemizdi ve ne kadar huzurluyduk! Gel gör ki şimdi ne aynı tabakta yemek yiyiyor, ne aynı yatakta yatıyor, ne de aynı evde barınıyoruz. Ve ne de aynı temiz yüreği taşıyoruz. Hani büyüdük, bir şeylerin farkına vardık, gözlerimizi açıldı ya, inan ki bozulduk, kirlendik, uzak düştük birbirimizden. Şimdi her birimizin kimsece bilinmeyen kirli bir yalnızlığı, kimseye değiştiremediği bir evi/mabedi, herkesten üstün tuttuğu bir çocuğu/ailesi ve hiç kıyamadığı dokunulmaz bir putu vardır. Biz büyüdük, ayrıldık, farkına vardık ya, şimdi kirlendiğimizi görerek mahcubiyetten bir şeylerimizi/mahremiyetimizi saklamadayız. Tıpkı yasak ağaçtan yiyip cinselliklerinin farkına varan Adem ve Havva’nın mahremiyetlerini örtmeleri gibi, incir yapraklarıyla…
Sevgilerimle…
Mart/2009
Siirt Açık Cezaevi
Kalem’e…
Yazdığım tarihteki asıl başlığının aynısını değiştirmeden yayımlamak istedim. Hatta nerde yazdığımı da belirtmekten imtina etmedim… Evet 55. mektuptur.
Mektubunuz çok güzel!..
Geçmiş zamanı, köy hayatını o kadar güzel tasvir etmişsiniz ki, insanın yaşayası geliyor!..
meryemce kardeşimizin yorumuna katılıyorum…
Birde bu “-55″ sayısı neyi ifade ediyor merak ettim. Acaba bu mektup, 55. metuptur şeklinde mi algılamamız gere!..
Selam ile…
selamunaleyküm evela sitenizin yeni imajı hayırlı olsun . pek çekici gelmesede yeniliklere açık olmak gerekir. ezberbozon abimizin yazısına gelince ;beni bayağı etkiledi diyebilirim. abimizde böyle akıcı yazı yazacağını pek ummazdım.demekki isteyince oluyormuş.
ne yalan söyliyeyim diğer yazılarınızı okuduğumda ne zaman bitecek bu yazı diyordum. ama bunda öyle değil tam tersi ne çabuk bitti dedim kendi kendime. ellerinize sağlık . çok içten yazılmış bir yazı. zaten hayat geçmişe hayıflanarak geçmez biliyorsunuz . sadece özlem duyulabilir değil mi? biz insanoğlu zaten elimizde olanın veya yaşadığımız anın değerini ancak yitirdiğimizde anlarız.
ama ben kirlendik kelimenize katılmıyorum. çünkü hayat o şekilde sürüyordu o zamanlar.ama şimdi hayat çok daha farklı ve orda yaşadıklarınız sizi şimdiki hayata hazırladı. bir nevi pişirdi de diyebiliriz. eğer o hayatı gülük gülistanlık geçirmiş olsaydınız belki şimdi daha çok zorlanırdınız.insan yaşadığı veya başından geçtiği her olayın muhakkak bir hikmeti olduğunu düşünmelidir bence. neyse yazıya her ne kadar eski deseler bile böyle akıcı ve güzel yazılar eskimez. varsa buna benzer yazılarınız bekliyorum.kaleminize kuvvet.
Selamun aleyküm sevgili kardeşim
Yazı fena değildi, hepimizin zaman zaman hasretle dile getirdiğmiz geçmişe özlemini dillendirmişin. Aslında başlık beni çok heyecanlandırmış daha güzel bir yazı ümid etmiştim, hele yazanı siz olunca ama sukutu hayale uğradığımı söyleyebilirim. Ezberlere takıldık mı ne?
selametle.
Anadolu insanın yaşam serenacamını betimleyen hasret dolu bir emektup…… Evet Andolu’nun her fakir geri bırakılmış kanatkar mustazaf çocuğunun ağız tadı aynıdır… Haramzadelere inat bir tat vardır o yoksul çocuğun damağında ….
“Biz büyüdük, ayrıldık, farkına vardık ya, şimdi kirlendiğimizi görerek mahcubiyetten bir şeylerimizi/mahremiyetimizi saklamadayız. Tıpkı yasak ağaçtan yiyip cinselliklerinin farkına varan Adem ve Havva’nın mahremiyetlerini örtmeleri gibi, incir yapraklarıyla…”
Çok duygulandım okurken. Gerçekten insanın çocuksu dünyasında cennet kokusu var. Ancak bilinç meyvesini yedikten sonradır kirlenmemiz, dünyayı kirletmemiz ve değindiğin gibi mahremiyetlerimizi, günahlarımızı saklama ihtiyacı hissetmemiz.
Anlaşılan Adem ile Havva da çocukluk yıllarını bitirdikten sonra yaratılış gereği bilinç meyvesini yemek durumunda kalmış ve kirlenip cennet hayatları/çocukluk yılları son bulmuştur.
“Biz büyüdük ve kirlendi dünya”
off….””geri zamanlar””a olan hasretimi, sevgimi galeyana getirdin be dostum.
işte ben edebiyatın böyle insana değenini severim. hele ki ”geri/ci” insana değen edebiyatı, hayata dokunan sözleri yüreğim pır pır pır ederek okuyorum.
marifet iltifata tabidir demişler. zindan görmüş mektupların ise kokusu ömre bedeldir herhalde.
güzel yüreğine sağlık.
muhabbetle…
Pek hoşuma gitti…işte bu, okudukca arkası gelsin istedim…çok güzel ve akıcı bir yazı ..teşekkür ederim…
selam
bizi eskilere götürdün, eline sağlık dostum…
eskinin bu kadar cazip olmasının nedeni hakkında bir kardeşimiz “cennetten kovulmamızın bilinçaltını işgal etmesi” olarak izah ediyordu.
bence de bizim ilk meskenimiz cennet olduğundan insanın adeta yazgısına dönüşmüştü eskilere duyulan özlemler…
bunu güzel bir dille aktarmışsınız.teşekkür ederiz.
“”"Hani büyüdük, bir şeylerin farkına vardık, gözlerimizi açıldı ya inan ki bozulduk, kirlendik, uzak düştük birbirimizden. Şimdi her birimizin kimsece bilinmeyen kirli bir yalnızlığı, kimseye değiştiremediği bir evi, mabedi, herkesten üstün tuttuğu bir çocuğu/ailesi ve hiç kıyamadığı dokunulmaz bir putu vardır. Biz büyüdük, ayrıldık, farkına vardık ya şimdi kirlendiğimizi görerek mahcubiyetten bir şeylerimizi/mahremiyetimizi saklamadayız. Tıpkı yasak ağaçtan yiyip cinselliklerinin farkına varan Adem ve Havva’nın mahremiyetlerini örtmeleri gibi, incir yapraklarıyla… “”"
özellikle de;
“”Şimdi her birimizin kimsece bilinmeyen kirli bir yalnızlığı, kimseye değiştiremediği bir evi, mabedi, herkesten üstün tuttuğu bir çocuğu/ailesi ve hiç kıyamadığı dokunulmaz bir putu vardır.”"”
Gerçi eski yazıları ısıtıp ısıtıp veriyorsun.
) ama gayet güzel bir çalışma eskilere alıp bizi götürdü.