Siyasette yol ayrımı: ya sadakat, ya ehliyet!

5

Yazar: Editör Tarih: 31 Temmuz 2010

Bir bakkal yanına bir çırak almak istediğinde, alacağı çocukta/kişide ilk olarak nasıl bir özellik arar? Elbette öncelikle sadakat arar.

Bakkallar yanlarında çalıştıracakları kişilerin işe ehil veya yatkın olup olmamalarından daha ziyade kendilerinin bizzat sadık ve emin (güvenilir) biri olup olmadıklarına bakarlar.

Çırakların güvenilir olmalarının öncelik kazanması gayet anlaşılır bir durumdur. Çünkü güvenilir olmamaları halinde çırakların ehil olmalarının ne anlamı vardırki? (Bakkalın bizzat kendini işe ehil görmesi yeterlidir.)

Bakkallar bu yüzden dükkanı emanet edecekleri kişide haklı olarak ehliyet değil, emniyet arayacaklardır. Her halukarda sadakat yani.

* * *
Beceriksizlik en nihayet telafi edilebilir, peki ya ihanet?

İhanet, dükkanın varlık şartlarındandır ama ehliyet öyle değildir. En azından bir süreliğine. (Mesela bakkal hayatta oldukça.)

Kötü yönetim (veya kötü işletim) belki dükkanı yıkmaz ama ihanet, -kimsenin kuşkusu olmasın ki- dükkanı mahv u perişan eyler. Eksiklik ve kusur yokluktan yeğdir bu yüzden bakkalların gözünde.

Dolayısıyla çıraklar en yakınlardan seçilir. Öncelikle aile içinden. Yani evvela bakkalın karısı veya varsa önce erkek evlat, yoksa, duruma göre kız çocuğu. Yahut yakın akrabalar. Ya da en azından komşu çocukları. Hiç değilse aynı mahallenin çocukları.

Böyledir, çünkü ölçü sadakat ve emniyettir, ehliyet değil.

Dikkat edilsin lütfen, sadakat ve emniyetin ölçüsü de sadece soyca yakınlıktır. Yani sıhriyet.

Demek oluyor ki bakkallar dükkanın kalıcılığı ve sürekliliği bakımından güvenilirliği (sadakat ve emniyet), sadakat ve emniyeti sağlamak bakımından ise soy yakınlığını (sıhriyyet) ölçü alırlar.

* * *
Şimdi soruyu şöyle soralım:

- Bir büyük marketler zincirinin yöneticileri işe alacakları kişilerde öncelikle nasıl bir özellik ararlar?

Elbette öncelikle ehliyet ararlar.

Yani önemli olan vasıf, seçilecek kişinin iş konusundaki yeterliliği, yeteneği, yapılacak işin ağırlığına göre de bazen deneyim ve yetkinliğidir.

Yapılacak işin hacmi büyüdüğünde, yani iş kurumsal olarak rasyonalize edildiğinde sadakat kavramının önemi kaybolmasa bile azalır.

Büyük işletmelerde ihanet kavramının hiçbir açıklayıcı değeri yoktur. Çünkü yönetimin aklileşmesi kavramların duygu yükünü boşaltır. Mesela bir imparatorluğu asla hainler çökertmez, beceriksizler (kifayetsiz muhterisler) çökertir, yani soyca yakın olup olmadıkları bir yana, sadece işinin gereğini yapmayan ehliyetsiz yöneticiler.

Devletleri/devletçikleri batıran ise tabiatı gereği sadece hainlerdir. Yani soyca yakın oldukları halde kendi çıkarlarını dükkanın çıkarlarına tercih edenler… Yani alçaklar, kahpeler, kökü dışarıda (ecnebi/yabancı) odaklar…

* * *
Osmanlı, ‘devlet-i aliyye’ (imparatorluk) olduğu asırlarda ehliyeti, bu vasfını kaybettiği dönemlerde ise sadakati önemsedi. Keza, büyükken sorunları tartıştığında hep yöneticilerinin ehil olup olmadığını sorguladı, küçüldüğündeyse sadık olup olmadığını…

Osmanlı, ‘devlet-i aliyye’ iken, siyasi kavramlarını duygu yükünden boşaltmayı pekala becermiş, yönetimi aklileştirmeyi başardıkça da büyümüştü.

Hainler, alçaklar, kahpeler edebiyatı yönetimde duygusallığın, yani irrasyonalitenin alametidir. Nitekim Meşruiyyet ve Cumhuriyet dönemlerinde, siyasi olgu ve gelişmeleri hala sadakat-ihanet kavramlarıyla açıklamanın sıradan zekaları tatmin ediyor oluşu bu yüzdendir.

Yönetimde ehliyet arayışı hala ikincildir. Siyasi liderler çoğunlukla kişinin işi bilip bilmediğini değil, ‘bizden’ (!) olup olmadığını önemsemektedirler. Haklıdırlar. Çünkü bakkal yönetmektedirler.

* * *
Bir siyasi lider olarak Necmettin Erbakan’ı hangi kategoride değerlendirmeliyiz? Bilhassa Oğuzhan Asıltürk’lerin etkisiyle mecbur kaldığı sözde son çıkışı?

Bu sorunun da çoklarınca -haklı olarak- duygu yükünden azade kelime ve kavramlarca cevaplanamayacağını biliyorum. Çünkü ahde vefa duygusu en azından bazılarının nesnel bir eleştiri yapmalarına mani olacaktır.

Biraz olsun düşünmeli, acaba sayın Erbakan hayatı boyunca ehliyete mi önem verdi, sadakate mi?

Elbette sadakate. Çünkü davasını bir ömür boyu bir bakkal duyarlılığında idare etti, çoğu Cumhuriyet dönemi lideri gibi. Ehliyetse zaten kendinde vardı, çıraklarının sadık olmaları, ne yazık ki onun için yeterliydi.

Sayın Kurtulmuş’a akılları sıra işte bunun için haddini bildirecekler.

Niçin?

Nezaketle ‘Biraz da ehliyet!’ dediği için.

Cesaretle ‘Yönetici (imamet) şartlarını haiz değilsiniz hocam, usulünce çekilin artık!’ diyemediği için.

* * *
Siyasetin aklileşmesi gerekiyor. Sadakatin değil, biraz da ehliyetin önem kazanması…

Turgut Özal’ın -bütün kusurlarına rağmen- değeri ve büyüklüğü buradadır. Hiç çekinmeden aynı tesbiti -liderliğinin bilhassa ilk dönemlerini dikkate alarak- sayın Tayyib Erdoğan için de tekrarlamak isterdim, ancak kendileri ne yazık ki son birkaç yıldır -herhalde dönemin nezaketi sebebiyle- sadakati ehliyete yeğler oldular.

Her iki tercihin de muhakkak bir siyasi bedeli vardır ve ödenmek zorundadır. Sadakati tercih etmenin de, ehliyeti tercih etmenin de.

* * *
Bu meseleye bir de sadakatin karşısına ihaneti değil, ehliyeti koyarak bak bakalım ne göreceksin ey talib?

Oturduğun masanın üstüne çık da etrafa bir de oradan bak!

Bakarsan, ‘Sadakatle ehliyet hiç biraraya gelmez mi?’ diye çocukça sorular sormaktan vazgeçeceksin, biliyorum.

Ehliyeti olmayanın sadakati çırak sadakatidir, na-ehil sadakati…

Yenişafak-31/07/2010

Bookmark and Share

Yorumlar (5)

ŞİİR

O, tek kişilik bir ordu.

Deccalin en has ekibi

Ve enikleri

Hala, seksen yaşındaki gölgesinden korkuyordu…

………………………………….

O, sanki yoğunlaşmış nurdu.

Tüm şerliler

Ve şerefsizler

Sürekli çevresine tuzaklar kuruyordu…

Ama O hep, cihadı seçmiş,

Beş ihtilalden

Beş yüz mahkemeden

Hem de

Ekmeğini yemiş, emeğinden geçmiş

Beş bin dönek kahpeye

AB’ye ve ABD’ye

Ve beş milyon İsrail’e rağmen

Yine alnının akıyla çıkıyordu…

Onu yenmek zordu!..

…………………………..

O, billurlaşmış onurdu.

O şuurdu, huzurdu

Sevenleri ve sevdikleri için; gururdu.

Ve O bir kişilik ordu,

Tek başına

Ve seksen yaşına rağmen

Dünyaya meydan okuyordu…

Saadet partisi öncelikle 60 partiden biri değil, Milli Görüşü temsil eden tek parti! yeniden büyük türkiyeyi kurulması için gereken asla yolundan sapmaması gereken bir partidir. Hem ehliyet hemde Sadakat elbette olabilir, partide vardırda inş yeni bir kongre ile bu ortaya çıkar. Numan beyin şevket ve oğuzhan beylerin hazırladıkları yeşil liste Erbakan hocaya gösterilip hocanın hayırlı olsunu alındıktan sonra kongrede bir anda beyaz liste diye bir liste çıkartması hainliktir! Milli Görüş Zihniyetine aykırı bir durumdur. ama olan olmuştur, bundan sonra ne numan kurtulmuşun nede oğuzhan asiltürk ve şevket kazan beylerin hareketleri Milli Görüş davasına yakışmamaktadır..

bu yenişafaktan alınan yazı ve daha bir çok yazarda ne hikmetse özellikle şu günlerde saadet partisini Erbakandan koparmak istemekler doğal lideri ile bağları koparmak istemekteler.. ne hikmetse bu Erbakan hoca 1969 da siyasete başladığı günden bu güne kadar yapılmaktadır.. Erbakana her ihanet eden maalesef bu millete de ihanet etmiş ülkemizi mahfu perişan etmişlerdi…

örnek vermek gerekirse;

turgut özal refah partisi eski izmir il başkanlığı yapmış ama sonra ayrılmıştır,

korkut özal Erbakan hocaya karşı aday olmuş başarısız olunca istifa etmiş.

esat coşan da erbakan hocanın yerine geçmek istemiş başarısız olunca ayrılmıştır

haydar başta hoca ilk siyasete başladığında yanında olanlardan ama o da sonra ene deyip baş olmak istemiş ayrılmıştır.

hocanın öğrencileri dediklerimizde şimdi iktidardalar ..
hepsininde yaptıkları ortada…

ülkemiz faiz ve borç batağında
işsizlik ahlaksızlık ( zina suç değil ) zirve yapmış durumda
sivil asker bir birine düşman edilmekte
kürt açılımı diye millet bir birine düşürülmekte
pkk ve terör zirvede

şimdi Erbakan hocanın suçu mu? bunlar ehliyet mi sadakat mi?

bir örnekle cevap verelim;
tayyip bey milli görüşten ayrılmadan istanbul belediye başkanı iken çok hayırlı hizmetler yapıldı, peki milli görüş gömleğini çıkarınca ne oldu? ülkemin hali ortada! iktidar olmak değil önemli olan bu millete sadık olmak daha önemli imiş değil ?

şimdi bir şir göndermek istiyorum..

Kültürümüzden ve insanımızdan kaynaklanan bir gelenek var ki biz yönetişim olayını köklü bir paradigma üzerine oturtamadık… İnandığımız kitapta işlerinizi (yönetişim) istişare ile halledin, emaneti ehline verin, adil olun (aleyhinize dahi olsa) düsturu üzere bina edildiği halde biz bu işleri ideolojik yozlaşmayla berteraf etmişiz…. Koltuklar emenet değil hak(mülk) ve miras olarak görülüyor, giden yerime kimi burakırım ya da kimi vesayet ve veraset sultasıyla yönetebilirim diye düşünüyor … Kavramlar süreç içerisinde anlamlarını kaybetmiş yada içeriği boşaltılmış… Erbekan ya da bir başkası hangi esaslara dayanarak o partinin başına teklif edilmiş… Ya da bir cemaat lideri ya da bir tarikat şeyhi liderliğini hangi meşruiyet kaynağından ya da esasından alıyor?Esasen temel mesele bu sorunun cevabında … Sonra o makamlara gelenler nasıl gidecek ya da görevleri sona erecek?… O makamları işgal edenelerin, etrafındakilerin sulta (otorite) ile ilşkileri hangi düzlemde kalacak? Zira ister istemez konumdan faydalanma anlamında avantajlı hale gelen bu tabakayı bir seçkin sınıfı olmaktan uzaklaştıracak ölçüler neler olacak?.. İstişare ehli kimdir, istişare kiminle yapılır ve sonuçlar nasıl değerlendirilir? Sultanın istişerenin yöntem ve sonuçlarına etkisi nasıl engellenecektir?… Liderin ve etrafındakilerin denetimini hangi eseaslara göre, kimler yapacaktır?…. Adaylar nasıl belirlenecek ve kimler sececktir gibi sorular artırılabilir ve bunlara verilecek cevapların everensel Kuran algısına uygunluğunun tespiti yapılmalıdır ki bu sorun cözülebilsin….

Son saadet olayına gelince hiç bir üsül ve esasla meseleyi anlamak ve anlatmak mümkün değil… Aslınada o partiden üç ayrı eğilimde üç ayrı parti çıkar. Tabi şimdilik birincisi ulusalcı eğilimde olup hocayı Mehdi ilan ederek onun üzerinden kendi saltanatını kurmak isteyen milli çözümcüler yani Ahmet Akgül taifesi ve diğer bir ekip olarak adnan hoca taifesi yine Şevket Kazan, Oğuzhan Asiltürk gibi isimlerin başını çektiği kısmı ulusalcı kismi hocacı MGV ve AGD taifesi ve en son olarakta Numan Bey ve ekibi değişim gelişim ve iktidar taifsi diyebileceğimiz fikir eksenli gruplar artık bu ekiplerin bir arada durma şansı bana göre azalmıştır, bunları bir arada tutacak inanç birliği de yoktur. Zira bunların islam anlayışları birbirine taban tabana zıttır. Tabi orada partinin mal mülk ve bağlı şirketlerine sahip olmaya çalışanlar da ayrı…
Vesselam

emaneti ehline vermek büyümektir, gelişmek ve evrensel olmaktır da.. Küçük düşünenler, küçük hesaplar yapanlar ve ikide bir topladıklarını sayanlar daha çok körükörüne bir sadakat ve bağlılık isterler, herşeyden önce… Bireysel bazda sadakat, samimiyet, takva elbette önemli ama idarede bunlarla beraber ehliyet de çok önemli. Olmsaydı eğer, İslam’a yeni girmiş Halid’İn komutanlıkta ne işi olurdu?
O gün bir tartışma programını izlerken sivri düşünceleriyle meşhur bir araştırmacının ağzından çıkan “fikriyatı ne olursa olsun işini iyi yapan, ehil kişilerin işbaşına gelmeleri lazım” demesini bana hatırlattı bu okuma. Galiba ehliyet gittikçe daha çok savunulacak gibi geliyor bana artık…

aşırı sadık (köle ruhlu) olanların çoğunlukla ehliyetsiz kişiler olduğu her yapının müşahade edilebilir özelliklerindendir.

sadakat kişilere değil fikre/inanca ve kuruma olmalı iken, kişilere ve usule olduğu için ancak ihanet durumunda vuku bulabilecek başarısızlıklar ve çuvalllamalar başgösterir.

Cündioğlu da arada başını çıkartıp olup bitenlere bakabiliyormuş demek)))

muhabbtle…

Yorum yazmak ister misiniz?